Kategoriler
Haber

Dünyanın ilk akıllı orman şehri kuruluyor! 130 bin kişi yaşayacak…

Burada 130 bin kişi ve 7,5 milyondan fazla bitki uyum içinde yaşayacak. Yeşil alanların miktarı ve bina ayak izi arasındaki denge öyle bir ayarlanmış ki, şehir kendi kendine havadan 116 bin ton karbondioksit toplayacak ve yıllık olarak 5 bin 800 tonunu stoklayabilecek. Gıda ve enerji alanında tamamen kendi kendine yetebilecek şehrin yarı otonom ve elektrikli bir mobilite sistemi bulunacak. Akıllı orman şehri, aslında dev bir alışveriş merkezine ayrılmış bir alana inşa edilecek. Burada hedef bu kadar geniş bir alanı doğaya tekrar kazandırmak.

Dünyanın ilk akıllı orman şehri kuruluyor 130 bin kişi yaşayacak...

400 FARKLI BİTKİ

class=’cf’>

Projede botanikçi ve peyzaj mimarı Laura Gatti tarafından seçilmiş 400 farklı türden milyonlarca bitki ekilecek. Şehrin toplam alanının 400 hektar kadarı yeşil alanlardan oluşmakta. Bu bitkilerin 260 bin kadarı ağaç olacak, kalanları ise çalı ve diğer yeşil bitkileri kapsayacak. Şehirde kişi başına 2,3 ağaç bulunacağı bilgisi veriliyor.

Dünyanın ilk akıllı orman şehri kuruluyor 130 bin kişi yaşayacak...

Bu yeşil alanlar halka açık parklar, özel bahçeler, yeşil çatılar ve yeşil cepheler şeklinde tasarlanmış. Mobility In Chain (MIC) firması akıllı şehir için özel bir kademeli ulaşım sistemi sunmuş. Bu sistemde ziyaretçiler araçlarını şehrin kenar alanlarındaki parklarda bırakacaklar. Oradan şehrin içine elektrikli ve yarı otonom araçlarla gidilecek.

GÜNEŞ VE TARIM HALKASI

Enerji ve gıda üretimi sorunu ise, şehrin etrafına kurulacak bir güneş paneli / tarım alanı halkasıyla çözülecek. Suyun bu projede kilit bir unsur olduğu belirtiliyor. Toplanan sular şehrin girişinde bulunan arındırma kulesi ve havza tesisinde tutuluyor. Burada filtrelenen su, gezilebilir kanallar sistemi aracılığı ile tüm yerleşim yerlerine kentsel alanı çevreleyen tarlalara dağıtılacak. Bu sistemin avantajlarından biri, sel benzeri doğal felaket senaryoları ile başedebilmek için özel düşünülmüş bir dizi su bahçesi içeriyor olması. Şehrin kurulmasına ne zaman başlanacağı konusunda ise resmi bir bilgi henüz yok.

 

Kategoriler
Haber

Vietnam’ın Vedenik’i Hoi An

Otelden ayrılıp semt pazarına doğru ilerlediğimde bu şehrin bana söyleyecek çok şeyi vardı. Biliyorum. Sanki bana; “Gördüklerin yeterince inanılmaz gelebilir sana ama daha saklı sürprizlerim yeni başlıyor” diyordu. Ve ilk sürprizini kent merkezinde ziyaret ettiğim Quan Cong tapınağında yaptı. Tepemde güneş, hava mis, sarı sıcak renklerden bir demet huzur veren, buram buram Çin etkisi kokan sokaklardan yürüyerek geldiğim tapınakta, saklı sürpriz kendini gösterdi. Tüm sağlık sorunlarına ve yaşadığı engele rağmen evinden uzak ruhuna yakın, gezebilme sevincine ağlayan bir kadının kalbine yukardan tatlı tatlı darbeler iniyor. Kafamı kaldırıp yağmur damlalarıyla önce içimdeki endişeleri bertaraf ediyorum. Yaşamın akıl almaz akışını, içimdeki tüm duygu geçişlerini şiddetlenen yağmurun yüzüme vurmasıyla tekrar hissediyorum… Her bir damlası şehrin ruhunu duygu dünyama dantel gibi işliyor. Ve kendime, benliğime doğru gösterişi olmayan bir geçiş yapmamı sağlıyor.

Vietnam’ın Vedenik’i Hoi An

Kendimle bir dağılıyorum, bir birleşiyorum. Ne dağılırken eksiliyorum ne de birleşirken artıyorum. Bu sağanak yağmurda, bedenimle ruhum arasında duygusal bir afet yaşarken; saçlarım bozulmasın, ayakkabılarım ıslanmasın diye çil yavrusu gibi dağılan insanların bitmek bilmeyen, her durumu kontrol altına alma çabalarını gördükçe birkaç gün sonra bize kalacak anılara yağan bu yağmurun farkında olmamalarına üzülüyorum. Kaybetmekten korktukları ne diye düşünmeden edemiyorum. Her şehirde herkesin üstüne yağmur yağabilir. Ama 20 yılını hastanelerde geçirmiş birinin üzerinde hayalindeki şehirde yağarsa o şehir özeldir, o yağmur güzeldir. Ve sizi de kendinize özel hissettirir. Kaybetmez kazanırsınız.

Vietnam’ın Vedenik’i Hoi An

Renk cümbüşü içinde keşif

class=’cf’>

Siz de benim gibi çarşı pazar gezmeyi seviyorsanız bu sevimli şehir tam size göre. Bozuk kaldırımlardan kültürler arası geçiş yaparak vardığınız Hoi An’ın semt pazarları adeta renk cümbüşü ve esnafı da bu renklerden sadece bir tanesi.  Almak istediğiniz ürüne karar verdikten sonra dükkâna ya da pazar tezgâhına yöneliyorsunuz. Satıcıyla, indirim yapabilir misiniz diye söze başlanır. Burada alışverişte ilk kural pazarlık yapmaktır. Arzı sunanla talep edenin aynı fiyatta uzlaşıncaya kadar pazarlığı devam eder. Tabii yanınızda bu pazarlığı destekleyen birileri olursa tadından yenmez. Muhtemelen alıcı ile satıcı arasında; neden hep sizin dediğiniz oluyor? Neden fiyatı aşağı yuvarlıyorsunuz? Neden yukarı tamamlamıyoruz? Diye devam edip giden pazarlıkta eğer bizim gibi tok satıcıya denk gelirseniz cimri damgası yiyip dükkândan kovulmaktan beter olursunuz.

Vietnam’ın Vedenik’i Hoi An

class=’cf’>

Ama bu durumu  asla şahsi algılamıyorsunuz. Buranın esnafının özelliği bu… Cimri damgası yememe rağmen pes etmiyorum. Esnafla, Sultanahmet’te doğup büyümemden mütevellit Eminönü ve Mısır Çarşısı’ndaki alış verişlerimden kalan alışkanlıktan dolayı, şöyle tatlı bir sohbet için dükkânın önündeki tabureyi çekip oturuyorum. Ne alacaksınız? diyen dükkan sahibine gaflete düşüp şimdilik bir şey almayacağım arkadaşımı bekliyorum derseniz çıplak bacağınıza şaplağı yersiniz. Ama ben şehri, dükkânlarını, esnafını bu iki örneğe rağmen çok sevdim. Genellemek bana göre değil ve genelleme bu şehrin insanına, esnafına haksızlık olur diye düşünüyorum.

Vietnam’ın Vedenik’i Hoi An

Hoi An’da saatin sadece saate bakılarak anlaşıldığı günlerden birini yaşıyorum. Kalbimin bambaşka çarpmasını sağlayan o yağmurlu havadan sonra gecenin karanlığına aydınlık veren, içimi ısıtan yüzlerce fener. Bu fenerlerin oluşturduğu renk ambiyansları ve sokak aralarında megafonlardan kulağıma çalan klasik müzik. Bir şehri şehir yapmaktan çıkarıp masallaştırmak istiyorsanız böyle basit ama ruha dokunan eylemlerde bulunun. Masallaştırın ki sizi kilometlerce yolu aşıp ziyarete gelen ben gibi insanları, çocuk hayallerine geri götürün. Bu şehir bunu yapmış.

Vietnam’ın Vedenik’i Hoi An

Hoi An, beni hoyrat bir yalnızlıktan kopartarak zaman içinde farklı mekânlarda gezdiriyor sanki. Venedik’e göre daha geniş kanallara sahip. Bu kanallar arasında teknelerle yolculuk yaparken, ahşap oymacılığı yaparak her yanlışı bir nakışa çeviren insanların yaşadığı köye yolum düşüyor. Ahşabı, önlerinde son teknolojik makinalarla önceden çizdikleri bir örnek olmadan, kopyala yapıştır hırsızlığından uzak; gözleri, ruhları ve hayal dünyalarının verdiği zenginlikle şekillendiriyorlar.

class=’cf’>

Benim gibi yürümeyi sevenler, bisiklete bayılanlar, kanallarda tekneleri taksi niyetine kullanıp köyden köye gezmek ve bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun altında kahve içmeyi sevenler,  Hoi An sizi bekliyor.

Kategoriler
Haber

Düş güzelliğinde: Cape Town

Güney Afrika havzasının ilk yerlileri olan Khoisanlar, ucu törpülenmiş azı dişi gibi duran Masa Dağı’nı gördüklerinde ona Hoerikwaggo, yani “deniz dağı” adını vermişler. XV. yüzyılda Hindistan’a varacak deniz yolunu arayan Portekizliler bu dağın aşağısında uzanan yarımadanın ucuna Ümit Burnu; 1580 yılında teknesiyle oradan geçen Drake ise “en güzel burun” demiş. Öyledir; heybetli kayalıkların hırçın okyanusla buluşması karşınıza eşsiz ve güzel manzaralar çıkarır. Cape Town’daki bu doğa rezervinin güzel manzarasına serpiştirilmiş yollar ve patikalar döne döne aşağıya iniyor ve 1860’ta inşa edilmiş eski bir deniz fenerine varıyor. Kayalık alanlarda babunlar yaşarken Atlas Okyanusu’nun serin suları da foklara ev sahipliği yapıyor.

Modern bir şehir ve tabiatın harika sentezi

Her yıl bir milyondan fazla ziyaretçiyi ağırlayan Cape Town’ın nabzı Victoria ve Alfred Rıhtımı’nda atar. Sıra sıra hediyelik eşya mağazaları, sokak çalgıcıları, sudan başını çıkarıp çıkarıp size bakan foklar burada bulunur. Üstelik bu bölge, her yaştan insanın ilgisini çekecek kadar dev bir akvaryuma da ev sahipliği yapıyor. Kısa kuyruklu vatozlardan deniz kaplumbağalarına kadar çok sayıda canlıyı yakından görebilirsiniz. Akvaryumda gezen çocukların yüzlerinden heyecan ifadesi eksik olmuyor. Rıhtım aynı zamanda büyük tekne turlarının başlangıç noktası. Lüks Table Bay ve The Cape Grace otellerinde kalanlar konforun yanı sıra muhteşem okyanus ve Masa Dağı manzaraları ile uyanma şansına sahipler. Buradaki şık lokantalardan birinde yemek yerken bulutların Masa Dağı’nın üzerini bir masa örtüsü gibi kapladığını görebilirsiniz. Dağa teleferikle çıktığınızda ise manzara karşısında büyüleniyorsunuz. Aşağıdaki okyanusun ve kıyıların göz alıcı güzelliği bulutlar hareket ettikçe bir görünüp bir kayboluyor. Zirvedeki lokantada kahvenizi yudumlarken endemik bir bitkinin harikulade çiçeği ya da muzip bir kaya tavşanı gözünüze mutlaka çarpacak. Dünyanın en ilginç dağında yürüyüşçüler patikalar hâlinde uzanan yüzlerce yürüyüş rotasından birini veya birkaçını arşınlıyor. Bazı geceler ise Kuzey Yarımküre’den gelen yüzlerce amatör astronom teleskoplarını kurup gözlem şenliğine katılıyor.

Düş güzelliğinde: Cape Town

class=’cf’>

Esaret ve özgürlük

class=’cf’>

Güney Afrika eski Devlet Başkanı, Nobel Barış Ödülü sahibi Nelson Mandela, Robben Adası’ndaki uzak hapishaneden bakıp Masa Dağı’nı “bir umut ışığı” olarak tanımlamıştı. Bu hapishane artık UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde ve birçok misafir ağırlayan bir müzeye sahip. Rıhtımdan Robben Adası’na katamaran seferleri yapılıyor. Son siyasi mahkumların 1991’de tahliye edildiği ada, martıların ve göçmen deniz kırlangıçlarının huzur içinde yaşadığı bir kara parçası artık. Cape Town’ın eşsiz tarihi ve etnik çeşitliliği büyülü bir Kreol kimliğinin oluşmasını sağladı. Her yıl yaşatılan karnaval geleneği Cape Town’daki kölelerin yılbaşlarında giyinip yüzlerini boyayarak dans etmesi ve sembolik bir kutlamaya katılmasıyla başladı. Karnaval bugün de bir ses ve renk cümbüşü olarak sokakları doldurmaya devam ediyor. Bu büyük gösterinin biletleri aylar öncesinden satışa çıkıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Cape Town küresel bir buluşma noktası oldu. Müzisyen Abdullah İbrahim’in müziği, küresel hayaller kuran uluslararası bir kent olarak Cape Town’ın doğal ve insani güzelliğini anlatıyor. Caz yoluyla ve etnik köklerini unutmadan… Şehrin iç kesimlerindeki District Six banliyösü bugün bir kültür merkezi. Irk ayrımı döneminde yıkıma uğrayan bölgenin tarihini artık şiirler, romanlar, tiyatro oyunları ve şarkılar anlatıyor. District Six Müzesi ve Yuvaya Dönüş Merkezi bu yaşayan kültürün ve mirasın koruyuculuğunu üstlenmiş.

Her köşe başka bir nota

Cape Flats’a yerleştirilen ailelerin genç üyeleri topluluklarını hip hop aracılığıyla geliştiriyorlar. Uluslararası Caz Festivali’yse gittikçe yükselen bir müzik sahnesinin kalbini oluşturuyor. Müzik Güney Afrikalıların damarlarında dolaştığı için Cape Town’da geçireceğiniz günlerde sokaklarda dans eden ya da şarkı söyleyen birilerini görmeden günü bitirmeniz mümkün değil. Dahası onların doğal neşesi size de geçiyor ve bu insan sıcaklığına hemen eşlik etmeye başlıyorsunuz.

Kara Kıta’nın sanat merkezi

class=’cf’>

Görsel güzelliğin en temel taşlardan biri olduğu Cape Town aynı zamanda bir güzel sanatlar, tasarım ve mimari merkezi. Ulusal Galeri, meraklı misafirlerini Company’s Garden’daki gösterişli binasında ağırlıyor. Köklü Güney Afrika’nın sanat geleneği dünyanın dört bir yanındaki önemli koleksiyonlarda kendine yer buluyor. Modern Afrika sanatı, rıhtımdaki eski silonun Zeitz MOCAA’ya (Zeitz Çağdaş Afrika Sanatı Müzesi) dönüştürülmesiyle büyük ivme kazanmış durumda. Muhteşem manzaraları, nefes kesen doğal ışığı ve yükselen görsel-işitsel endüstrisiyle Cape Town mankenler, fotoğrafçılar ve film yapımcıları için son derece popüler bir destinasyon. Şehirde yaşayan, çalışan ve eğlenen birçok ünlü ve güzel insanı bir arada görmek mümkün. Green Point’teki kırmızı-beyaz çizgili deniz fenerinin yanından bisiklet turuna katılan turist kafilelerinin geçtiğini görmek de…

Düş güzelliğinde: Cape Town

Şehri gökyüzünden keşfet

Cape Town’ın en popüler aktivitelerinden biri helikopter turları. Limanı, Masa Dağı’nı, okyanusu ve Ümit Burnu’nu kuşbakışı göreceğiniz bu turlar uçanlara unutulmaz görüntüler sunuyor. Uçuş Ümit Burnu’nda kaybolan gemisiyle birlikte bir efsaneye dönüşen ve birçok opera ve edebiyat yapıtına konu olan, Uçan Hollandalı lakabıyla ünlenen kaptanı da çağrıştırıyor insana. Sinema meraklıları bu hayalet gemiyi Karayip Korsanları Ölü Adamın Sandığı filminden de hatırlayacak… Cape Town şehir merkezinden geçen tren hattı False Körfezi kıyısını takip ederek banliyölerden ve kıyı kasabası Simon’s’tan geçip yol boyunca birçok yere uğruyor. Şehrin diğer noktalarını birbirine bağlamayı minibüs, taksi ve MyCiti otobüsleri üstlenmiş. Ama bu kıyıları araba kiralayarak dolaşmak ve sizi mutlu edecek her noktada durmak gibi bir seçeneği asla es geçmemelisiniz. Restoranlar, rezidanslar, oteller ve gezinti yerleri şehrin çevresindeki kıyı şeridi boyunca uzanıyor. Glen, Clifton, Camps Bay ve Llandudno gibi göz alıcı körfezler, koylar ve her türden plaj güneşlenmek ve sörf yapmak için en güzel yerler. False Körfezi’nin kıyı şeridini Hint Okyanusu ısıtıyor.

Düş güzelliğinde: Cape Town

Geçmişine sıkı sıkıya bağlı

Cape Town bilişim endüstrisinde uluslararası inovatörler ve start-up’lar için de küresel bir merkez hâline geldi ama Kalk Körfezi’ndeki ilginç balıkçı köyü bu gelişmelere aldırmadan yoluna devam eden bir mücevher. Köy güzel sanatlar ve antika mağazalarını, canlı müzik ve zanaat sahnesini ve taptaze deniz ürünleri sunan aktif rıhtımıyla sakin bir atmosferde ve asla aynı kalmayan bir deneyim olarak sunuyor. Clifton bölgesindeki plajlar denize girenlerle, Bloubergstrand’ın rüzgârlı kıyısı sörf ve kiteboard yapanlarla dolup taşıyor. Ben Cape Town’la yıllardır süren bağım nedeniyle bu kenti evim, hatta yerlilerinin deyişiyle bir “anne” gibi görüyorum. Düş güzelliğinde Cape Town, sayısız seçeneğiyle konuklarını sevindirmeyi kolaylıkla başarıyor. Ben de bunun mutlu tanıklarından biriyim.

 

Kategoriler
Haber

Bir Viking diyarında dünyanın en eski ahşap kitap odası

Bu bilgelik odası; Atlas Okyanusu’nun ortasında yer alan Faroe Adaları’nda bulunuyor. Merak edip araştırdığımda, Britanya’nın kuzeyinde yer aldığını, soğuk bir iklime ve Danimarka’ya bağlı özerk bir yönetime sahip olduğunu öğreniyoruz. Bu küçük kütüphane ise; Faroe Adaları’ndaki Kirkjubour köyündeki mistik bir evin içinde yer almakta. 11. yüzyılda inşa edilmiş olan bu çiftlik evi, dünyanın hâlâ ayakta duran en eski ahşap evlerinden biri. Bahsi geçen evin, ortaçağdan neredeyse milenyum çağına kadar sapasağlam kalması bu sayede dünyanın en eski ahşap evi unvanını alması ve piskoposluk evi olması da ayrıca dikkat çeken başka bir detay…

Bir Viking diyarında dünyanın en eski ahşap kitap odası

Vaktiyle, St. Brendan adında bir aziz, ‘Vaat Edilmiş Azizler Ülkesi’ni bulmak için yola çıkmış. Harita veya yön bulucu herhangi bir alet kullanmadan, sal vasıtasıyla günlerce yolculuk yapan İrlandalı bir rahip ve dini lider olan bu aziz, Faroe Adaları’nın önünden geçerken iki büyük ada gördüğünü belirtmiş ve bunları Kuşlar Adası ve Koyunlar Adası olarak adlandırmış.

class=’cf’>

Bu küçük sahil köyünde, bir de çatısı olmayan bir katedral bulunmakta: Magnus Katedrali… Bu katedralin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınması için bazı başvurular olmasına karşın hâlâ kabul edilememiş. Bu kalıntılar Faroe Adaları’ndaki en büyük ortaçağ binası…

Vahşi Vikinglerin mıntıkası olarak bilenen bu lokasyonda Ortaçağ’dan kalma koyu renkli ahşap yapılar ve bölgenin ıssızlığı ise insanı kimi zaman ürpertiyor, kimi zaman ise huzura kavuşturuyor diyebiliriz.

Bir Viking diyarında dünyanın en eski ahşap kitap odası

 Adada yer alan bu küçük koyun çiftliğinde bulunan Aziz Olav Kilisesi ise, 1200’den önce inşa edilmiş ve adalarda bulunan runik taşlardan birini barındırmakta. Bu taşlar tamamıyla bir Viking geleneği olup, 4. yüzyılda başlamış ve 12. yüzyılda da sürmüş. Genellikle, ölen erkekler için dikilmiş anıtlar. Renkleri yıpranmış ve artık belli olmamasına rağmen, genellikle dikildikleri zaman parlak renkliymişler. Kelime olarak ‘büyülü taş’ şeklinde anlamlandırılıyor.

Bu sessiz sakin masum gibi görünen adalarda, bir de çok tartışmalı bir festival bulunmakta. Geleneksel ‘Grindadrap’ festivali adında ticari bir amaç taşımayan ancak her yıl düzenli olarak gerçekleştirilen bu festivalde, Faroe adası sakinleri bu kanlı festivalle bir koyda sıkışan balinalara hücum ediyor ve öldürüyor. Balina etlerinin satışı yapılmıyor, toplu olarak balina katliamı gerçekleştiren ada sakinleri bin yıldır tükettikleri balina etlerini eşit olarak aralarında paylaştırıyor.

Viking torunlarından Faroelileri, bu festival döneminde izleyip çağımızda barbarlık ve kıyımı da gözlerinizle görmeniz acı da olsa, önemli bir tecrübe olarak iyi gözüküyor. En azından, içimizdeki hayvani dürtüleri ve genetik hafızamızın nasıl yüzyıllar sonrasında bile gün yüzüne çıktığını fark edebilirsiniz.

class=’cf’>

Bir Viking diyarında dünyanın en eski ahşap kitap odası

İlk başa dönersek, dünyanın en eski ahşap evinde bulunan kitap odasındaki masada oturup, acaba yazmak istediğimiz küçük bir İskandinav hikâyesine yer açmak güzel bir deneyim olmaz mı? Kimselerin olmadığı, bilmediği Viking müziklerini dinleyerek, Cermen soyundan gelen o küçük çocuklarla o soğuk koylarda koşmaya ne dersiniz?

Kategoriler
Haber

İstanbul’un yeni kültür sanat rotası: Beyoğlu Kültür Yolu Planı

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy merakla beklenen Beyoğlu Kültür Yolu Planı’nı açıkladı. Ersoy, açıklamayı Galata Kulesi önünde yaptı. “Galataport’tan başlayıp Galata Kulesinden Tarık Zafer Tunaya’dan Beyoğlu’na bağlanmış, Beyoğlu Kültür Yolu’nu takip ederek Atlas Pasajı’ndan Atatürk Kültür Merkezi’ne bağlamış olacağız. Böylelikle Kültür Yolu’nu aktif bir şekilde bu yıl içinde hayata geçirmeyi planlıyoruz” Projeyle kapsamında Galata Meydanı büyütülecek. Bunun için kamulaştırma yapılacak. Galata Meydanı, İstanbul’un ilk meydanı olarak biliniyor. Tarihi, Cenevizlilere kadar uzanıyor. Ancak yıllar içerisinde aykırı yapılaşma nedeniyle meydan olma özelliğini kısmen de olsa yitirdi. Kültür Yolu Planı’yla Galata Meydanı’na eski özelliği yeniden kazandırılacak.

KÜLTÜR VE SANATLA DA ÖN PLANA ÇIKACAK

class=’cf’>

Galata Kulesi ve çevresi sadece turizmle değil kültür ve sanatla da ön plana çıkacak. Ersoy, “Özellikle güzel sanatlar, opera, bale ve tiyatro bölümleri, yıl boyunca burada çeşitli etkinlikler gerçekleştirecek” dedi. Beyoğlu evlendirme dairesi Kültür ve Sanat Merkezi’ne dönüştürülecek. Kültür Yolu böylece tünele bağlanacak.

GALALAR ATLAS SİNEMASINDA GERÇEKLEŞTİRİLECEK

Yazın restorasyonu bitmesi planlanan Atlas Sineması da Kültür Yolu’nun önemli bir durağı olacak. Bu yıl içinde Atlas Pasajı ve Atlas Sineması’nın restorasyonuyla ilgili bir çalışma başlattıklarını anımsatan Ersoy, “Bu yıl yaz sezonu içinde onu hayata geçirmeyi planlıyoruz, restorasyonunu tamamlayarak. Hazirandan sonra çok ciddi bir şekilde çok amaçlı bir salonu hizmete alıyoruz. Altında sinemayı tekrar hayata geçiyoruz ve bundan sonra filmlerin galalarını Beyoğlu’nda Atlas Sinemasında gerçekleştirilmesini sağlayacağız” şeklinde konuştu.

KÜLTÜR YOLU’NUN SON DURAĞI İSE ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ OLACAK

Ersoy, Atatürk Kültür Merkezi’nin de bu yıl içerisinde hayata geçirileceğini vurgulayarak, şöyle devam etti: “Galataport’tan başlayıp Galata Kulesi’nden Tarık Zafer Tunaya’dan Beyoğlu’na bağlanmış, Beyoğlu Kültür Yolu’nu takip ederek Atlas Pasajı’ndan Atatürk Kültür Merkezi’ne bağlamış olacağız. Böylelikle Kültür Yolu’nu aktif bir şekilde bu yıl içinde hayata geçirmeyi planlıyoruz. Ayrıca Beyoğlu’ndaki tarihi binalarla da görüşüyoruz. Özellikle maalesef uzun zamandır dokunulmamış çok zor durumda olan tarihi binalar var. Bunların sahipleriyle de görüşüp uzun süreli kiralamalar karşılığında bunlara da restorasyon projeleri hazırlıyoruz. Bunların tamamını sadece kültür ve sanat amaçlı olarak başta İstanbul olmak üzere Türk halkının kullanımına kazandıracağız. Özellikle bu meydan biliyorsunuz turizm açısından çok çok değerli, kültür ve sanata yaptığımız yatırımlar turizm olarak da fazlasıyla bize geri dönüyor. Bu amaçla da bu meydanda Vakıflar’a ait bu tarz binaları -mülkiyetleri biliyorsunuz Vakıflar’a ait- Kültür ve Turizm Bakanlığı olarak bu proje dahilinde işletmeye başlayacağız. İşletmelerini devralacağız Bakanlık olarak ve hem turizm hem kültür sanat olarak projeyi sonuçlandırıp halkımızın kullanımına açacağız.”

Tarık Zafer Tunaya Kültür ve Sanat Merkezi’nin restorasyon detaylarından bahseden Mehmet Nuri Ersoy, “Alt katta bir tiyatro salonu, aynı zamanda cep sineması var. Cep sinemasını özellikle gündüz çocuk sinemaları, akşam da kısa metrajlı sanatsal filmler için kullanacağız. Ayrıca tiyatroyu da her akşam tiyatro olarak hizmete alacağız. Binanın tamamını elden geçiriyoruz, bu yıl içerisinde tamamlayacağız. Giriş bölümü dediğimiz yerde çok amaçlı bir salon yapıyoruz. Bu salonu aynı zamanda özel galerilerin kullanımına da tahsis edeceğiz. Çünkü kültürün ve sanatın her anlamda Galata’dan başlayıp yukarı doğru giden bir çizgide hayat bulmasını istiyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

Kategoriler
Haber

Gaudi’nin izinde Barselona

İstanbul’a üç saat uzaklıktaki Barselona, her mevsim turistlerin gözdesi olmayı başarıyor. Şehre girer girmez Katalan esintileri teninize dokunmaya başlıyor. Avrupa’nın soğuk yapıları yerini sımsıcak, içerisinde onlarca gizemli güzellik barındıran Gaudi dokunuşlu eserlere bırakıyor. Antoni Gaudi, zarif süslemelerin öne çıktığı, doğadan ilham alan, kıvrımların ve bitkisel desenlerin kullanıldığı Art Nouveau akımının öncüsü bir mimar. Eserlerini ortaya koyarken doğayı örnek alarak, dümdüz çizgiler, duvarlar, pencereler yerine; doğadaki ağaçları ve kayaları andıran şekiller kullanıyor. 1852 yılında hayata merhaba demesinden, geçirdiği kaza sonrası La Sagrada Familia Bazilikası’nı yarım bırakana kadar adeta şehri süslüyor. İlk durağımız son eseri La Sagrada Familia’ya (Kutsal Aile Bazilikası) doğru yola çıkalım.

Gaudi’nin izinde Barselona

Bazilikanın çok ötesinde La Sagrada Familia

class=’cf’>

Gaudi’nin hayatını adadığı, yapımı hâlâ süren La Sagrada Familia şehrin simgesi olmayı hak ediyor. Gaudi, 1882 yılında Francisco de Paula de Villar’ın başladığı bazilika inşaatını 1883 yılında devralıyor ve 1926 yılında tramvay kazasında hayatını kaybedene dek 43 sene boyunca büyük emekler veriyor. Sadece bir bazilika yapmanın ötesinde, eserlerini konuşturabilen Gaudi, doğadan aldığı ilham ile üç cephesinde de hikâyeler sunuyor. Bazilika, doğuda doğuşu, batıda tutkuyu, güneyde ise ihtişamı temsil ediyor. Doğu cephesindeki doğuş İsa’nın doğumunu, batı cephesindeki tutku İsa’nın çarmığa gerilişini, güneyde henüz tamamlanmayı bekleyen ve yapımı hala devam eden ihtişam ise Tanrıya giden yolu tasvir ediyor.

Gaudi’nin izinde Barselona

Devasa bir karınca yuvasını andıran bazilikanın şekli kumdan kalelerden kayıp giden kumları andırıyor. Kulelerinin en yükseği İsa’yı, ondan biraz daha alçak olanı da Meryem’i temsil ediyor. Tasarlanan 18 çan kulesinin 12’si havarileri, dördü ise dört İncil’i simgeliyor. Eserine uzaktan bakmak için geri geri yürürken tramvayın altında kalan Gaudi’nin ölmesi, bazilikanın kaderini değiştiriyor. Maddi imkânsızlıkların ortaya çıkması, İspanya İç Savaşı’nda bazilika tasarımlarının yanması, Gaudi’nin karmaşık mimari dehasının çözülememesi sebebiyle bazilika inşaatına bir süre devam edilemiyor. Gaudi tekniğinin günümüz teknolojisine adapte edilemiyor olması ise başka bir sorun. Böylece bitmeyen bazilika efsanesi de başlıyor. La Sagrada Familia, Gaudi’nin diğer eserlerinden elde ettiği gelirler dahil bütün parası ve Barçalıların bağışlarıyla yapılıyor. 16 yıllık aranın ardından 1940 yılında tekrar yapımına başlanan bazilika, Papa XVI. Benedict tarafından 7 Kasım 2010 tarihinde kutsanıp bir bölümü ibadete açılsa da bazilikanın inşası hala devam ediyor. Her gün 500’den fazla kişinin çalıştığı bazilikanın, Gaudi’nin yüzüncü ölüm yıldönümü olan 2026 yılında bitirilmesi öngörülüyor.

Gaudi’nin izinde Barselona

Büyüleyici güzellik Park Güell

Gaudi, sıra dışı çalışan zihnini Park Güell’e de yansıtıyor. Buradaki eserleri bir insanın hayal gücünün ne kadar ileriye gidebileceğinin en büyük kanıtı. 1900 yılında, şehrin ünlü zenginlerinden Eusebi Güell, ailesinin soyluluk göstergesi olarak Gaudi’ye bir park yapmasını sipariş ediyor. Konut kompleksi olarak tasarlanan parkın yapımına 14 yıl emek harcanmasına rağmen ekonomik zorluklar yüzünden bitiremiyor ve Gaudi’nin tamamlanamayan eserleri arasındaki yerini alıyor. Yapımı bitirilen 2 ev, 3 viyadük, sütunlu salon, meydan ve Guadi’nin evi olarak kullanılan daire 1923 yılında park olarak ziyarete açılıyor. Yapılan iki evden birisi Gaudi’nin kısa süre evi olsa da, şimdi Gaudi’nin eserlerinin sergilendiği müze olarak kullanılıyor.

Gaudi’nin izinde Barselona

Gaudi o kadar hassas bir mimar ki, bahçeye yaptığı oturakların konforundan emin olmak için, bahçede çalışan işçileri oturtarak ölçü almış ve konfor testi yapmış. Aradan geçen yüz yıl zarfında yeme alışkanlıklarına bağlı vücut genişlemeleri bu konforu değiştirir mi bilinmez. Park Güell, kapısından adım atar atmaz misafirlerini renk cümbüşü içerisinde karşılıyor. Nereye baksam göz alıcı renkler ve doğadan etkilenen sanat anlayışı (Art Nouveau) beni büyülüyor. Oyuncaksız bir lunaparkta geziyor hissi yaşıyorum. Parkın bahçesinde bulunan teras Barselona’nın sunduğu tüm güzelliklerle dolu. Her yerdeki mozaik kaplamalar ve ilginçleştirilmiş hayvanlar ilgi çekiyor. Park Güell, ziyaretçilere âdeta bir masalda yaşıyormuş hissi veriyor.

Gaudi’nin izinde Barselona

Uzaktan bakıldığında doğada kendine yer edinmiş kocaman bir kaya kütlesi: Casa Mila

class=’cf’>

Gaudi, Barselona’da birçok ev ve apartman yapmış bir mimar. Benim en çok etkilendiğim ve mimari açıdan dehasını en yüksek bulduğum ise Casa Mila (Mila Evi). Dış cephesinin görüntüsünden dolayı La Pedrara (Taş) olarak da anılıyor. Uzaktan bakıldığında doğada kendine yer edinmiş kocaman bir kaya kütlesini andırıyor. Sanki Petra gibi kayalara oyularak yapılmış. Burası 1912 yılında Rose Segimon ve Pere Mila’nın kullanımı için tasarlanıyor. Art Nouveau’nun İspanyol yorumu olan Modernista akımının Barselona’daki en önemli eseri olarak kabul edilmekte.

Gaudi’nin izinde Barselona

Gaudi binayı iki parça halinde inşa edip, duvarların taşıyıcı özelliğini ve taşıyıcı kolonları kullanmadan yapmış. Bu da çok geniş alanlar kazanıp, ilham aldığı doğaya benzeyen daha kıvrımlı duvarlar yapabilmesine olanak sağlamış. Evin içerisinde bir tek düz duvar yok. Her yere kavisler verilmiş, Bunu sağlayabilmesindeki en önemli etken ise arklardan faydalanması olmuş. Bağımsız bölümler, yuvarlak bir avluyu çevreleyen daireler halinde inşa edilmiştir.

Gaudi’nin izinde Barselona

class=’cf’>

Gaudi yıllardır süre gelen dikdörtgen ve kare mimarinin kurallarını tamamen yıkmış, tamamen doğa formlarıyla modellenen bir dil oluşturmuş. Böylece masallarda anlatılan güzellikte bir ev çıkmış ortaya. Barselona, Türkiye’den gidecekleri mutlaka bir yerinden yakalayacaktır. Deniz, mutfak, mimari, futbol ve sıcak insanları sizi kendisine âşık edecek. Avrupa’nın güneyinde herkesi bekleyen bir şehir var. Bekletmeyin!

Kategoriler
Haber

Türkiye’nin en kıymetli köyü! Anadolu’ya adını verdi, hikâyesi sizi çok şaşırtacak…

1 / 15

Anadolu’ya ismini veren Kızılcahamam’ın efsaneleri ve kayalarıyla ünlü Taşlıca Köyü, her yıl binlerce yerli ve yabancı turistin akınına uğruyor. Köyün en önemli özelliklerinden biri ise burada bulunan her kaya ve taşın bin yılları aşan bir hikâyesinin olması. İşte Anadolu’ya adını veren köy Taşlıca ile ilgili detaylar…

2 / 15

Ankara’nın Kızılcahamam ilçesine bağlı Taşlıca Köyü, ‘Anadolu’ adının ilk verildiği yer olarak biliniyor.

3 / 15

Her yıl binlerce yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği köyde, Kırmızı Ebe ve oğlu Oruç Gazi türbeleri ile Gelin Kayası gibi ziyaretçilerden yoğun ilgi gören efsanelere mahzar olmuş mekânlar bulunuyor.

4 / 15

Köyün en önemli özelliklerinden biri her kaya ve taşın bin yılları aşan bir hikâyesinin olması.

5 / 15

Anadolu isminin ise bu köydeki Ayran Taşı’ndan geldiğine inanan köy halkı, anlattıklarıyla duyanları hayrete düşürüyor.

6 / 15

Taşlıca köyünden Arife Hanımöz, bir rivayete göre Anadolu isminin çıkış noktasını İHA muhabirlerine şu cümlelerle anlattı: “Anadolu ismi Ayran Taşı’ndan çıkmış. Bir tabur asker gelmiş.

7 / 15

Kırmızı Ebe, o taşın içinde bulunan ayranı doldurup askerlere veriyormuş ve “için yavrularım” diyormuş.

8 / 15

Askerler de mataralarının dolu olduğunu ‘ana dolu’ şeklinde söylüyormuş. Bu şekilde bugünkü Anadolu isminin Ayran Taşı’ndan geldiğine inanılıyor.”

9 / 15

Köyün bir başka ziyaret merkezi de ‘Kırmızı Ebe Türbesi’. Taşlıca köyünün kurucularından olduğu söylenen Kırmızı Ebe, yanaklarının ve başına bağladığı örtünün kırmızı olmasından dolayı ‘Kırmızı Ebe’ diye adlandırılmış.

10 / 15

Taşlıca köyünün güneyindeki tepede görenler tarafından ‘at üzerinde oturan bir geline’ benzetilen bir kaya bulunuyor.

11 / 15

Bu kayanın efsanevi hikâyesinin yıllar öncesini dayandığını iddia eden Arife Hanımöz, “Burada davul çalınıyormuş, o sırada bir ses gelmiş ve üç defa ‘davula vurma’ demiş. Ancak davulu çalan kimse vurmaya devam etmiş

12 / 15

Bunun üzerine atın üzerindeki gelin ve beraberindekiler taşa dönüşmüş.

13 / 15

O günden bu güne buraya Gelin Kaya’sı derler” diye konuştu.

14 / 15

Herkese yardım ettiği ve çok bilge bir kişi olduğu iddia edilen Kırmızı Ebe’nin, ilk Türk mutasavvıflarından Hoca Ahmet Yesevi’nin müritlerinden olduğu yönünde bilgiler de var.

15 / 15