Kategoriler
Haber

“Süleymani’nin öldürülmesi ve Erdoğan’ın en zor kararı”

Gazeteci Ali Ağcakulu’nun Ahval’de yer alan analizi şöyle;

General Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmesi, Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesinden sonra Ortadoğu’da meydana gelen ve Türkiye’yi etkileyen en büyük hadise olarak yorumlanabilir. Gerekçelerine bakıldığında, şüphesiz, ABD’nin gerekçeleri, Türkiye’nin gerekçelerinden çok daha kuvvetlidir. 

Dünyadaki bütün elçilikler gibi dokunulmazlığı olan ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği, Süleymani’nin organize ettiği milisler tarafından basılmış ve elçilik binası ateşe verilmişti. Böylece ABD için bir travmaya dönüşen Elçilik baskınlarına bir yenisi eklenmişti.

En son 2012’de Libya’nın Bingazi kentinde bulunan ABD Konsolosluğu’na silahlı bir grubun düzenlediği saldırıda, Washington’un Libya Büyükelçisi Christopher Stevens ve üç konsolosluk çalışanı hayatını kaybetmişti. Bu olay 2016’daki Başkanlık seçimlerine Demokratların adayı olarak katılan dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’a karşı koz olarak kullanılacaktı.

Daha travmatik olan baskın ise 1979 yılında Tahran’da meydana geldi. İran İslam Devrimi’nden sonra İran Şahı’nın ABD’ye sığınmasını protesto eden bir grup öğrenci 4 Kasım 1979’da ABD Tahran Elçiliği’ni basarak 52 kişiyi rehin almıştı.

Şah’ın iadesini ve ABD’de dondurulan İran varlıklarının serbest bırakılmasını talep ediyorlardı. 444 gün süren rehine krizi esnasında bir de başarısız bir kurtarma operasyonu da gerçekleştiren ABD Başkanı Carter, İran’daki rehine krizini iyi yönetemediğinden bir sonraki seçimlerde koltuğunu Reagan’a bırakacaktı.

Şimdi ise Başkan Trump, Carter veya çokça eleştirdiği Obama ile aynı kötü pozisyona düşme tehlikesi ile yüz yüze gelmişti. Trump, sabık ABD Başkanları ile aynı kaderi paylaşmak istemediğini, Elçilik baskınının sorumlusu olarak gördüğü Süleymani’yi ortadan kaldırarak göstermiş oldu. Hem de Senato’da yapılacak azil duruşmasından hemen önce. 

Kasım Süleymani’nin öldürülmesi hem İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’da kurmaya çalıştığı “defacto ortak reel politiği” bozmuş, hem de Erdoğan’ın ABD ve NATO’ya karşı geliştirdiği paradigma ve retoriği dağıtmıştır, denilebilir. İskelenin temel direği çökmüş ve birçok tahtası kırılmıştır. Artık bu coğrafyada hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını beklemek gerekir.

Nedir İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’da kurmaya çalıştığı defacto reel politik durum?

Bu politikanın en önemli ayağını “İsrail’i kuşatma ve izole etmek” olarak tanımlayabiliriz. İran Hizbullah ve Kudüs Gücü gibi Şii örgütler aracılığı ile Lübnan ve Suriye üzerinden İsrail’i kuşatıp, kuzeyden ve batıdan sürekli bir tehdit oluşturmuştu. Türkiye ise IŞİD ve Hamas gibi Sünni örgütler aracılığı ile İsrail’in üzerinde karabasan gibi duran sürekli bir tehdit inşa etmeyi düşünüyordu. Üstelik bu tehdit sadece kuzeyden değil, aynı zamanda doğudan ve güneyden de gelecekti. 

Her ne kadar Hizbullah ve IŞİD, Suriye’de birbirleri ile savaşsalar bile, bu düşman kardeşlerin günün birinde, ortak düşman olarak tanımladıkları İsrail’e karşı ittifak yapma potansiyelleri her zaman vardır. Hamas ve Hizbullah arasında bir ittifakın olduğu ise bilinmektedir. Hamas ve İslami Cihat Hareketi’nin Süleymani için yayınladıkları taziye mesajı bu ittifaktan bahsetmektedir.

Geçtiğimiz Ekim sonunda IŞİD lideri Bağdadi’nin, şimdi de Süleymani’nin öldürülmesi İsrail’e karşı kurulmakta olan sürekli tehdide darbe vurmuştur.  

Türkiye ile İran’ın üzerinde ittifak ettiği bir diğer konu Kürtlerdir. Her iki devletin Kürtlere bakışı ve onlara karşı geliştirdikleri politikalar aşağı yukarı aynıdır. Her iki devlet de Kürtlere karşı asimilasyon politikaları uygulamaktadır. Hem Irak’ta hem de Suriye’de Kürtlerin bağımsız veya özerk bir statü kazanma gayretlerini, kendi bekaları için bir tehlike olarak görmektedirler. 

Bunun fiili uygulamasını Irak Kürdistan’ında yapılan bağımsızlık referandumunda gördük. Irak Kürdistanı Lideri Mesut Barzani’nin Eylül 2017’deki bağımsızlık talebinden sonra Şii milis gücü Haşdi Şabi ile Irak Ordusu Kürdistan’ın Kerkük şehrine saldırıp, burayı Kürtlerden almıştı. Kerkük’ü Kürtlerden alan bu saldırı Türkiye ile Haşdi Şabi’nin bilinen ilk ittifakıdır. İran ve Türkiye’nin Kürtlerle mücadelesinde tetikçi görevi gören örgütlerin liderlerinin ABD tarafından öldürülmesinin onların bu mücadelesine zarar verdiği ve Kürtlere rahat bir nefes aldırdığı bir vakıadır.

Türkiye için bunlardan önemli bir durum daha vardır. O da İran’ın Türkiye’ye yerleşme ve Türkiye’yi Batı sisteminden koparıp, kendi hegemonyasına almak için yaptığı çalışmalardır. İran Yemen, Irak ve Suriye’de Şii nüfusu kullanıp kendi hegemonyasını kurarken, Türkiye’de İslamcı siyasi ve sosyal hareketleri kullanarak nüfuzunu inşa etmiştir. İran hem rejim ihraç etmek hem ABD ambargo ve ablukasını yarmak için Türkiye’ye yerleştirdiği ajanları ve etki ajanlarını ustalıkla kullanmasını bilmiştir. 

Türkiye’de kapatılan 17/25 Yolsuzluk Davaları ile New York’ta devam eden Halk Bank Davası İran’ın Türkiye’deki faaliyetlerinin sadece bir kısmına ışık tutmaktadır. İran’ın Türkiye’deki bir diğer kısım faaliyetleri ise Selam Tevhit-Kudüs Ordusu isimli davaya konu olmuştur. Yargıtay tarafından da verilen onama kararlarına göre örgütün amacı; “Türkiye’de mevcut Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirerek yerine İran rejimine benzer bir İslam Devleti kurmaktır.” Selam Tevhit-Kudüs Ordusu Örgütü’nün silahlı terör örgütü niteliği ilk kez 2002 tarihinde Yargıtay’ca kabul edilmiş ve 2014 tarihine kadar bu onay kabul sürdürülmüştür.

İran istihbaratı ile doğrudan bağlantılı ve Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok ve Muammer Aksoy cinayetleri gibi birçok suikast ve bombalamadan sorumlu tutulan Selam Tevhit-Kudüs Gücü Örgütü 2014 yılından sonra adeta buharlaşmıştır. Örgütün kamu ve siyasetteki uzantılarının ortaya çıkarılmasından dolayı bu dava, Erdoğan Hükümeti tarafından yok edilmiştir.

Ergenekon ve Gülen Cemaati davaları gibi güçlü kadroların davaları bile kapatılamadığı halde, Selam Tevhit-Kudüs Ordusu Örgütü davasının kapatılabilmiş olması, örgütün Türkiye’deki etki ve gücünü anlamak için yeterlidir. İran Türkiye’de altın dönemini yaşıyor ve Erdoğan ise her gün biraz daha köşeye sıkışıyor. 

Başa dönecek olursak, Rus savaş uçağını düşürünce Türkiye, NATO’ya çağrı yapmış ve hem NATO hem de ABD Türkiye’ye olan desteğini deklare etmişti. Bu durumun Rusya’yı durdurduğundan kimse şüphe etmesin. Şimdi Türkiye benzer bir sınava tabii tutulmuştur. Erdoğan stratejik müttefiki ABD’nin yanında mı duracak, yoksa İran’ın mı? İran’ın ABD ile beraber mücadele edelim çağrısına olumlu cevap mı verecek, Batı ittifak sisteminde durmayı mı tercih edecek?

İran ve ABD’nin elinde Erdoğan’ı yanlarında tutmak için ona karşı kullanabilecekleri güçlü kozlar bulunmaktadır. İran hem Türkiye içindeki uzantıları vasıtası ile Erdoğan üzerinde baskı kuracaktır. Bu İran uzantılarının devletin en hayati kurumlarına kadar her yerde etkili olduğundan ve Erdoğan’ı çevrelediklerinden şüpheniz olmasın. Hem de daha önce yaptıkları gibi 15 Temmuz’daki hayati rollerinden dolayı Erdoğan’a karşı şantaj yapacaklardır.

ABD’nin de sadece Erdoğan’ın malvarlığını deşifre tehdidi ile yetinmeyeceğini daha sofistike imkanları ile Erdoğan’ı sıkıştıracağını düşünebilirsiniz. S-400, F-35 ve ABD Üsleri gibi konuların çok da öneminin kalmayacağı bir aşamaya gelebilir aradaki ilişkiler.

Erdoğan’ın yapacağı tercih onun son 10 yılda kurmaya çalıştığı yeni dengeyi temelden değiştirebilir veya Erdoğan yeni bir aşamaya geçebilir. Artık Türkiye farklı bir dönemece girmiştir. Her şey çok iyi de olabilir, çok kötü de.

Bundan dolayı Trump’ın son hamlesi İran’dan çok Türkiye’yi etkilemiştir.

Kaynak: AHVAL