Kategoriler
Haber

‘Binali Yıldırım’ı yeniden başbakan olarak görebiliriz’ iddiası

AKP’nin kendini reformdan geçirmek için adım attığı yorumları yapılırken, parti içinde güçlü bir kanadın yeniden parlamenter sisteme dönülmesi için çaba gösterdiği iddiaları dillendiriliyor.

Korkusuz Gazetesi yazarı Ahmet Takan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin aksayan yönlerinin gözden geçirilmesi için yapılan çalışmadan, sonuç alınamayacağına dair bir görüşün hakim olduğuna değiniyor.

Bu konuda MHP’nin direncine işaret eden Takan, “Siyasi kulislerde bugünlerce oldukça ilginç iddialara şahit oluyorum. Sarayda, 16 Nisan 2017’de yapılan referandumun iptali için Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurular ile ilgili söylentiler dolaşıyor” iddiasını köşesine taşıyor.

Söz konusu iddia ile ilgili, “Anayasa Mahkemesi referandumu iptal ederse”nin üzerine kapsamlı bir çalışma yapıldığından bahsediliyor. Ancak ısrarla bir şeyin altı çiziliyor; ‘Bu iptal kararı Erdoğan’ın gizli kabulü ile olabilir”miş!.. AKP içinde, yeni geçilen sistemin kendilerine yaramadığını ve partiye oy kaybettirdiğini savunan ve eski sisteme dönülmesi gerektiğini ağırlıklı bir çevre var” yorumlarına değinen Takan, yazısını şu satırlarla sürdürüyor:

“Zaman zaman seslerini yükseltebiliyorlar. İstanbul seçimlerini kaybettikten sonra faaliyetlerine doğum günü pastası üflemekle devam eden Binali Yıldırım üzerinden yeni senaryolar yazılıyor.  Tayyip Erdoğan eski sisteme dönerse Binali Yıldırım’ı tekrar başbakan olarak görebilirmişiz. Onun için bekletiliyor olabilirmiş Binali Yıldırım… Haydi gel de inan!..”

Tüm bunların muhtelif senaryolar olduğuna da işaret eden Takan, yeni partilerle ilgili AKP’de yaşanan paniğe dair de, bir araştırma şirketi üzerinden dikkat çekiyor:

“Ankara kulislerde ne senaryo tükenir ne de dedikodu!.. Daha somut veriler üzerinden yürüyelim. İktidara yakın MAK araştırma ve danışmanlık şirketinin giden yılın aralık ayının son yarısında Türkiye genelinde yaptığı “Siyasi Tercihler, Toplumsal Gündem ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Araştırması” sonuçları hayli ilginç. Şirketin yöneticisi Mehmet Ali Kulat’ın iktidar ile ilişkileri çok yakındır. Ancak, Kulat, doğruları yüksek sesle dillendirmekten pek çekinmez. Saray’da kişiye özel yaptırılan anketlerden gelen sonuçların can sıkıcı olduğu ve büyük öfke yarattığını biliyorum. Kulağıma gelen rakamlar nihayette kulis bilgisi olduğundan MAK’ın kamuoyuna açıkladığı sonuçlarla devam edelim;

“Size göre yeni bir partiye ihtiyaç var mı” sorusuna 24 Haziran milletvekili seçiminde AKP’ye oy veren seçmenin yüzde 53’ü “hayır”, yüzde 40’ı ”evet” diyor.  İktidar partisi tabanındaki yeni parti arayışının bu kadar yüksek oranda çıkması hayli dikkat çekici. MAK analizinde ise, “Yeni parti arayışı normal şartlarda seçim öncesi dışında ortalama her dönemde yüzde 30 civarında olur. Bu dönemde bu oran biraz daha yukarılara çıkmış görülmektedir. Her parti tabanının bir kısmı yeni parti arayışını zaman zaman ifade ederken bu dönem bu yöndeki talep Ak Parti tabanında yoğunlaşmıştır” deniyor.”

Kategoriler
Haber

“İran, 15 Temmuz’un neresinde?”

Tr724’ten Yazarlarından Gazeteci Bülent Korucu’nun analizi şöyle;
 

Erdoğan’ın darbesi 15 Temmuz bugünlerde yeniden gündemde. İranlı General Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmesinin ardından onun 15 Temmuz’daki rolü konuşuluyor. Konuşuluyor dediysem öyle abartılı bir şey sanmayın. Asıl darbeyle ülkeyi tamamen teslim alanlar zaten konuşmuyor. Muhalefet rolü verilenlerin bir kısmı korkusundan bir kısmı da işbirlikçiliğinden üç maymunu oynamayı seçti. Normal bir ülkede koparacağı fırtınanın yüzde biri bile yok.

Peki tartışma nasıl başladı? İran bağlantısı tescilli Nurettin Şirin bir televizyon programında “15 Temmuz darbe girişimin akamete uğratılması için kim ne yaptıysa ondan daha fazlasını yapan kişinin adı Kasım Süleymani’dir” diye konuştu.

Kudüs Tv Yayın Yönetmeni Nureddin Şirin, İran Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin 15 Temmuz’daki rolünü anlattı pic.twitter.com/uwXHAXvCYG

— Tr724 (@Tr724) January 8, 2020 Kudüs Gücü Komutanınını, Kudüs TV Genel Yayın Yönetmeninin savunması normal gelebilir ama söyledikleri yenilir yutulur cinsten değil. Şirin, belliki Sünni siyasal İslamcıların, sevinmesine öfkelenip frensiz konuşuyor. Onun icraatlarını anlatırken “hayal dahi kuramazsın, böyle bir denklem kuramazsın.” diyecek kadar ileri gidiyor. Şirin’in dikkat çeken diğer ifadesi de Erdoğan’ın herşeyi bildiğini savunması.

Erdoğan neyi biliyor ve Süleymani’nin kurduğu denklem nedir?

15 Temmuz gecesi organize biçimde askerle karşı karşıya gelen ve hunharca infazlar yapanların görüntülerinde hep benzer profiller var. Normal halk darbeyi durdurma motivasyonu ile hareket ederken, onlar silahlı ve öldürme amaçlı olduklarını gizlemiyordu. “Üstü çıplak, kolunda bandaj olan benim. Askerin kafasını bizatihi ben kestim. Herhangi birinizin kafasını da keserim” tehditlerini savuran kişi ya da Genelkurmay’ın önünde video çekip paylaşan silahlı sakallı gibi örnekler çoktu. Bir cinayette kullanılınca ortaya çıkan ve Ankara Emniyetinden dağıtılan uzun namlulu silahlar da bu tiplere gitti herhalde.

Bunlar kimilerine göre bir hafta önce Suriye’den getirilen Abdülhamit Han Tugayı cihatçılarıydı. İHH Başkanı Bülent Yıldırım’ın bir meydan konuşmasında övdüğü, onlarla birlikte tanka karşı yürüyen Suriyelilerin ne kadarı silahlıydı, bilemiyoruz. Çünkü olaylarda ölüme sebebiyet verdiği öne sürelen pek çok silahın balistik incelemesi yapılmadı. Tıpkı Akıncı Üssü’nden havalanan ama bombalama yapıp yapmadığı incelenmeyen 11 savaş uçağı gibi.

Ortalama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşında rütbesiz askere karşı sempati ve empati duygusu yüksektir. Mecburi askerliğin doğal sonucu diyebiliriz. Herkes o çarktan geçmiştir ve halen silah altında mutlaka bir yakını vardır. Askeri öğrenciler de o gece rütbesiz asker konumundaydı. Pek çok yerde bu empati duygusu kendini gösterirken er ve öğrencilerin linç edildiği yerlerdeki kitle profili ayrışıyordu. Ve bu kişiler köprüde yaşandığı üzre kenara çekilip sivil halka da ateş açıyorlardı.

İkinci sıradışı durum ise ‘siviller’ arasındaki organize dağılımdı. Bu öylesine dikkat çekiciydi ki AKP’liler bile söylüyordu. Şaşkınlığını gizleyemeyen AKP Milletvekili Ravza Kavakçı Kan, TBMM Araştırma Komisyonu’nda: “O geceyi değerlendirdiğimizde, ilginç bir şekilde herkesin olması gereken yerde olduğunu görüyoruz. Yani vatandaşlarımız belli bir yere yığılmıyorlar, herkes köprüye gitmiyor ya da herkes farklı bir yerlere dağılıyor. Bu gerçekten ilginç bir şey, hani Allah’ın lütfu bana göre, ama onun haricinde nasıl oldu onu da bilmiyoruz.” diyecekti. İstanbul Valisi Vasip Şahin ise “Genelde refleks olarak vatandaş çok enteresan bir şekilde, sanki kendi aralarında daha önceden tatbikatını yapmış gibi bir insiyak içerisinde çeşitli noktalara birden müdahale etme noktasında harekete geçtiler,” sözleriyle onu teyit edecekti. Kalabalığı yönlendiren profesyoneller hiç uzak ihtimal değil.

Birilerinin çok önceden hazırlıklı olduğu ifadelere de yansıdı. 34 kişinin hayatını kaybettiği köprü davasında müşteki olan Berat Kulunyarab “İstihbaratçı tanıdığım olduğu için 15 Temmuz 2016 tarihinde darbe kalkışmasınının olacağını biliyordum. Bu nedenle 14 Temmuz 2016 günü otobüsle (Nevşehir’den) İstanbul’a geldim. Ümraniye ilçesinde beklemeye başladım. Kalkışmanın başladığına ilişkin haberler gelince Boğaziçi Köprüsüne doğru harekete geçtim.”şeklinde ifade verdi.

İRAN GAZETELERİ: ERDOĞAN’I BİZ KURTARDIK

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le Soçi’de mutabakata varınca İran gazeteleri Nurettin Şirin gibi sopanın ucunu göstermiş ve Erdoğan Temmuz 2016’da Batılı ve Arap devletler onu devirme arayışındayken askeri darbeden İran istihbaratının yardımı sayesinde kurtulduğunu unutmuş görünüyor” ifadelerine yer vermişti.

15 Temmuz ilk tepki veren ülkelerden biri İran ve Dışişleri Bakanı Cevat Zarif olmuştu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Zarif’in sabaha kadar 4-5 defa kendisini arayıp bilgi aldığını söylemişti. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Şamkani ve Kasım Süleymani’n de destek bildirenlerden olduğu belirtilmişti.

Süleymani’nin Rusya ve Putin’le İran arasındaki santral kişi olduğu düşünülürse başka şüpheler de gündeme gelebilir. Washington National Defense Üniversitesinde ulusal güvenlik stratejileri profesörü olan Ömer Taşpınar, Putin-Erdoğan ilişkisini yorumlarken. “Benim duyduğuma göre Putin, istese Erdoğan’ı zor durumda bırakacak birçok dosyaya sahip. Yolsuzluklardan tutun da 15 Temmuz’un gerçek yüzüne gidebilecek kadar kirli dosyalar var elinde” demişti.

Yıllarca İran’da yaşayan Selahattin Eş Çakırgil, Süleymani’yi anlatırken; “İran’lı yetkilere, ‘Bugün, Ortadoğu’da Tahran, Bağdat, Şam, Beyrut ve San’a gibi 5 başkenti elimizde tutuyoruz..’ diyebilmelerini ve belki de güç zehirlenmesini de ‘hediye’ etti.” yorumu yapıyor. Reza Zarrap ve Selam-Tevhit-Kudüs Soruşturmasını düşününce insanın içine bir kurt düşüyor. Acaba ilan edilmeyen 6. bir başkent var mıdır? Varsa neresidir!

Kaynak: Tr724

Kategoriler
Haber

Türkiye’ye ‘İrancı’ tabir edilen ekipler sızdı

İran intikam yeminleri içerken, Türkiye ve Rusya’nın ‘mesafeli’ tavrı dikkat çekiyor. Buna karşın, AKP yönetimi içinde ‘İrancı’ olarak tabir edilen kesimlerle, Sünni İslamcı anlayışı savunanlar arasında da çetin tartışmalar yaşanıyor.

Taraflar birbirini ‘İrancı’ ve ‘ABD’ci’ olmakla itham ederken, Ocak Medya yazarı Adeline Sfishta, “İran “neyin peşinde?” veya Kasım Süleymani’nin öldürülmesi” başlıklı yazısında, “Türkiye dahil, bir çok ‘Sünni İslamcı’ organizasyonlar, siyasi yapılar içerisine ‘İrancı’ tabir edilen ekipler yerleşti-sızdı ve ‘Şii İslam Devriminin ihracı’ konusunda oldukça etkili çalışmalar gerçekleştirdi” iddiasında bulundu.

İran’ın İslam içinde ‘bölücü’ bir unsur oluşturduğunu, “İran’ın; İslam içinde “Şii damarını” doğurarak, Perslerin-Farsların tarihte İslam’ı böldüğü konusu da unutulmuştu çoktan” sözleriyle öne süren Sfishta, “Bununla birlikte Türkiye’deki bazı Sünni yapılar; tıpkı Avrupa Katolikliğinin, Protestan, Kalvinizim, Lutercilik gibi dini bakış açılarına bölünmesinde Yahudiliğin parmağı olduğu iddiası gibi, Şiiliğin arkasında da Yahudiliğin olduğu kanaatlerine sahipti ve bu kanaatlerini AKP iktidarının etkisi ile tamamen dönüşünceye kadar, muhafaza da ettiler.

Bu konu elbette benim sınırlarımı aşacaktır. Ancak toplumsal algı bu şekildeydi. İşte İran Şii İslam Devrimi, bu algıyı kaldırdı ve Sünni İslamcılar için de “Şii devrimi” bir model oldu” ifadelerini kullandı.

Türkiye Alevileri üzerinde “Şii devriminin” hiçbir etkisi olmadığını belirten Sfishta, devrimin daha çok Afganistan, Afrika’da etkili olduğuna dikkat çekti. 

İran’ın Irak’taki Arap Şiiliği üzerinde de etkili olduğunu hatırlatan Sfishta, yazısını şu satırlarla sürdürdü:

“İran; Amerika’yı kendinden uzakta tutmalı, başka coğrafyalarda kilitlemeli, Irak’ın Amerika’nın eline geçmesine izin vermemeliydi.

İran artık yeni bir konseptle Şii coğrafyasına ve Şii toplumlarına yaklaşıyordu. Bu coğrafyalarda, kendisine yakın toplulukları “ideolojize ederek”, “savaşçı Proxy unsurlar” haline dönüştürdü. Bu unsurlar; İran’ın “milli hedefleri” ve “milli Şii ideolojisi” çerçevesinde, işaret edilen coğrafyada savaşacaklardı. Bütün bu yapının yönetimi, koordinesi, istihbaratın oluşturulması, lojistik ve finans desteği, teknoloji transferi, güç takviyesi-transferi gibi, askeri işlemleri gerçekleştirecek “Kudüs Gücü-Ordusu” böylece kuruldu ve çekirdekten yetişme Kasım Süleymani de başına “lider” olarak görevlendirildi.

İşte Amerika’nın Drondan atılan füzelerle öldürdüğü Kasım Süleymani, böylesine çok önemli bir vazifeden sorumluydu. İran’ın “bekası” Kasım Süleymani’nin üzerindeydi. Süleymani İran’ın “stratejik derinliğini” oluşturmaktan sorumluydu.

Kasım Süleymani; hem askeri komutan, hem istihbaratçı, hem politika ve strateji belirleyici, hem nokta operasyonları gerçekleştirebilen özel kuvvetçi rollerini üzerinde birleştirmişti.

İran’ın stratejik derinliği; Afganistan, bütün Ortadoğu, Azerbaycan, Kuzey Afrika (Mısır-Libya gibi) ve Afrika (Nijerya-Tanzanya-Kongo gibi) gibi çok geniş alanlardaki Şii toplulukları ile ilgilenmeyi ve bu toplulukları “İran’ın milli menfaatleri” çerçevesinde, “Mehdinin geleceği güne” hazırlaması ve de “Mehdi için ortamı hazırlatması” sorumluluğu demekti.

Ama aslında “çıkarı-menfaati” demekti. Her ülkenin olduğu gibi.”

Kategoriler
Haber

AKP’de Kanal İstanbul korkusu: Kutuplaştırma siyaseti artık bir şey getirmiyor

AKP içinde “Ben yaptım oldu” anlayışının terk edilmesi gerektiğini düşünen bazı yöneticiler, Kanal İstanbul gibi büyük projelerde tüm toplum kesimlerinin dinlenmesi gerektiğini, halkın ikna edilmeden atılacak adımın ters tepeceğini belirterek “Kutuplaştırma siyaseti artık bir şey getirmiyor” görüşünü dile getiriyor.

Cumhuriyet’in kulis haberine göre, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve bazı parti yöneticilerinin “İsteseniz de istemeseniz de yapılacak” dediği Kanal İstanbul ile ilgili AKP içinde de farklı tartışmalar yapılıyor. “Ben yaptım oldu” anlayışının terk edilmesi gerektiğini düşünen bazı parti yöneticileri, Kanal İstanbul gibi büyük projelerde tüm toplum kesimlerinin dinlenmesi gerektiğini, halkın ikna edilmeden atılacak adımın ters tepeceğini belirterek “Kutuplaştırma siyaseti artık bir şey getirmiyor. Mesele çok iyi anlatılmalı ve halk ikna edilmeli. Bu projenin artıları ve eksileri tüm yönleriyle ortaya konmalı. Tüm itirazlara ve eleştirilere karşı ‘kesin yapılacak’ söylemi doğru değil” görüşünü dile getiriyor.

Kanal İstanbul ile ilgili tartışmalar sürerken; AKP içinde de partinin bu konudaki yaklaşımı ve söylemi üzerinde farklı görüşler dile getiriliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, konuyla ilgili her konuşmasında CHP üzerinden Kanal İstanbul karşıtlarını eleştirirken “İsteseniz de istemeseniz de Kanal İstanbul yapılacaktır” diyerek kararlarının kesin olduğuna vurgu yapıyor. Bakanlar ve parti yöneticileri de Erdoğan’ın açıklamalarına paralel olarak görüşlerini dile getirirken, referandum tartışmalarına da “2011 seçimlerinde halk bu projeye evet demiştir” diyerek kapıları kapatıyor.

HALK İKNA EDİLMELİ

Parti içinde bu yaklaşım ve söylemin yanlış olduğu, Kanal İstanbul’un tüm artı ve eksileriyle iyi anlatılmadan, halk ikna edilmeden atılacak adımların ne ülkeye ne de partiye yarar getireceğini dile getirenler de bulunuyor. Bazı parti yöneticileri, “Kanal İstanbul’u isteyenler ve Kanal İstanbul’u istemeyenler” gibi bir tartışmanın ve kutuplaştırma siyasetinin artık bir şey getirmediğine dikkat çekerek “Bu projeyi her şeye ve herkese rağmen yapacağız gibi bir anlayış, ‘kesin yapılacak’ söylemi doğru değil. ‘Ben yaptım oldu’ politikasının artık bir getirisi yok. Kanal İstanbul gibi büyük projelerde tüm kesimler dinlenmeli, görüş ve eleştirileri dikkate alınmalı. Projenin doğru olduğu konusunda çoğunluk ikna edilmeli. İstişare mekanizmalarının genişletilmesi daha doğru olur. Gerekirse bu konuda referanduma gidilmesi bile düşünülebilir” görüşünü dile getiriyor.

Kategoriler
Haber

Derin devletin santral memuru: Mehmet Ağar

Tr724 Yazarlarının Gazeteci Bülent Korucu’nun şöyle;

Çankaya Köşkü’nde o gün farklı bir telaş vardı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Koruma Müdürü Zülfü Ağar’ın oğlu Mehmet doğmuştu. Diğer işlem ve ritüellerden sonra sıra göbekbağının gömülmesine geldiğinde annesi köşkün bahçesini istedi. Halk arasındaki bir inanışa göre bu, çocuğun ilk kariyer planlaması. Zira insan, göbek bağının gömülü olduğu yere meyledermiş. Mehmet Ağar bu konudaki soruyu şöyle cevaplamıştı: “Evet, 1951 yılı 29 Ekim’inde Çankaya Köşkü bahçesindeki mütevazı lojmanda doğdum. Babam Cumhurbaşkanı’nın koruma müdürüydü. Kısmet. Allah ne yazdı onu göreceğiz, millet ne söyleyecek onu da göreceğiz.” Göbek bağının izini takip etti mi bilinmez ama babası Zülfü Ağar’ın peşinden gittiği muhakkak.

Ağar, polis okullarından yetişmiş bir emniyetçi değil; siyasal bilgiler fakültesi (Mülkiye) mezunu olduktan ve kısa süreli kaymakamlıktan sonra emniyete geçti. Mülkiyeli eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ve hukuk mezunu vali Nusret Miroğlu istisnai yolu izleyenlerden. 1980’de İstanbul Terörle Mücadele şube müdür muavini ve 1981 mayısta asayiş şube müdürü oldu. Başladığı nokta ve hızlı tırmanışı onun ‘özel’ olduğunun işaretiydi.

1988’de Ankara, iki yıl sonra İstanbul Emniyet Müdürü koltuğuna oturdu. Genel Müdür olabilmek için kısa süreliğine Erzurum Valiliğine atandı. Teşkilata adımını attığının 13. yılında en üst koltuğa ulaşmıştı. Siyasette de yükselişi aynı hızdaydı, vekil olur olmaz Adalet ardından İçişleri Bakanı yapıldı. Başbakan Tansu Çiller ya da Necmettin Erbakan olsa da kabinenin en etkili ismi olarak öne çıkıyordu. O günlerin en önemli meselesi terördü ve Ağar inisiyatifi tamamen ele geçirmişti. Çiller ve Erbakan’a sadece onu aklamak kalıyordu. Nitekim 3 Kasım 1996’daki Susurluk Kazası, devletin kirli çamaşırlarını ortaya saçınca savunma blokunu onlar oluşturdu. Çiller ‘Kurşun atan da yiyen de şereflidir’ çıkışını yaparken Erbakan ‘glu glu dansı’ diyerek protestocuları aşağıladı.

Susurluk Skandalında, ‘kırmızı bültenle aranan’ Abdullah Çatlı, aşiret lideri ve milletvekili Sedat Bucak ve Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ aynı arabada hayatını kaybetti. Söz konusu kaza, illegal devletin planlarında kısmi yavaşlama ve değişime yol açtı. Bu Ağar açısından ise kariyer planlamasında büyük kırılma anlamına geliyordu. Terörün belini kırmış bakan olarak DYP’ye genel başkan olması ve başbakanlık koltuğuna oturması hiç zor olmayacaktı. Sonraki adım göbek bağının bulunduğu Çankaya Köşkü olacak ve kehanet gerçekleşecekti.

İtalya’da Gladyo skandalıyla ortaya çıkan yapılanmanın diğer NATO ülkeleri gibi Türkiye’de de mevcudiyeti biliniyordu. Ancak Türkiye yüzleşmek ve tasfiye etmek yerine yokmuş gibi davranmayı seçmişti. Artık mızrak çuvala sığmıyordu. İfşa olan diğer gerçek ise Ağar’ın konumuydu. Dönemin İçişleri Bakanı, legal devletle illegal ikizi ve mafyanın santral kişisi başka deyişle kesişme noktasıydı. İllegal devlet unsurları , o güne kadar siyasiler ve legal bürokrasiden koruma görmüştü. Şimdi ise içlerinden biri en etkili koltukta oturuyordu. Kamu otoritesini tanıyanlar, devletin omurgasının dahiliye olduğu konusunda neredeyse hemfikirdir. Devlet aygıtında düğmelerin yerini ve onlara dokunmasını bilen içişleri bakanı aslında gerçek başbakandır. Bu bilgi ve donanıma sahip başbakan ya da cumhurbaşkanı ise elbette bizzat devletin kendisi olacaktır. Ağar biçilmiş kaftandı; elbette Susurluk olmasaydı.

Ağar, hukukla sınırlı devletin parçasıyken aynı zamanda -Demirel’in tabiriyle- rutin dışına çıkabilen derin devletin yönetimindeydi. Mafyayı, milis güç gibi istihdam etmek de şapkalarının üçüncüsüydü. Devlet görevlilerinden devşirdiği tetikçileri mafya gibi, mafyayı ise devlet görevlisi gibi kullanıyordu. Alacakaranlık kuşağında silüeti belirse bile kimse adını telaffuz etmeye cesaret edemiyordu. Susurlukta yakalanınca bir kaç adım geri çekilmek zorunda kaldı. Derin devlet, karşı ateşle yangını yönetme ve kontrol altına alma yoluna gitti. Karşı ateşi yakan ise bir başka çok şapkalı devlet görevlisi Hanefi Avcı’ydı. Ağar’ın tetikçi olarak mafyayı kullandığı günlerde, Avcı aynı işi cezaevinden ödünç aldığı PKK itirafçılarına yaptırıyordu. Daha ötesi JİTEM’in kurucularından emekli jandarma binbaşı Ahmet Cem Ersever’in ‘başıma iş gelirse onu bilgilendirin’ dediği kişiydi. Gerçekten de mahkemeye JİTEM hakkında ifade vermek için gittiği Ankara’da ortadan kaybolunca yakınları Avcı’ya ulaştı. O ise Ersever’i kurtarmak adına bir şey yapamadı belki de yapmadı.

Susurluk Skandalında televizyonlarda ‘derin devlet’i anlatan kişi ile “Ergenekon örgütünün varlığı konusunda yazılı doküman, belge ve örgütsel faaliyet sayılabilecek bazı ilişkiler varsa da eylemleri konusunda ciddi emare yoktur.” cümlesini kuranın aynı kişi olması sizce de tuhaf değil mi? Ağar, Ankara Emniyet Müdürüyken yaşanan Turgut Özal suikastını tetikçi Kartal Demirağ’ın psikolojisine bağlamıştı. Avcı ise Malatya Zirve Yayınevi ve Rahip Santoro cinayetlerinin bir grup başıbozuk gencin doğaçlama eylemi olduğunu ispatlamaya çalışırken; “Odayı yeterince ısıtırsanız insanlar gömleğini çıkarır. Türkiye’de öyle bir ortam yaratıldı ki, eylem yapacak hale geldi birtakım insanlar. Her olay örgüt değildir” dedi.

Avcı’ya dair detayları kendi portresine havale edip Ağar’la devam edelim. Özal suikastı fiyaskosu bile Ağar’ın yükselişini durduramadı ve mesleğe başladığı İstanbul’a 10 yıl gibi kısa sürede müdür olarak döndü. Ağar, Ankara’da bürokrasiyi tanıdı/tanıştı; İstanbul’da ise bağlantı ağını iş dünyası ve akademiyle zenginleştirdi. Asayiş şube müdürü iken mafyayla kontak zaten temin edilmişti.

Ağar, Emniyet Teşkilatında ‘baba müdür’ modelinin en güçlü temsilcisidir. Maddi sıkıntı yaşayan pek çok polis ona olan borçluluk hissini anlatırken çekmecesinden çıkarıp verdiği destelerden söz eder. Bildiğim kadarıyla polis şeflerinin örtülü ödeneği yok, maaşı da bonkörlüğe izin vermez. Robin Hood’luk için geriye sadece illegal para trafiği kalıyor. Emniyet Genel Müdürlüğünden istifa edip, milletvekili adayı olduğunda polis konvoyları sirenlerle Ankara’yı inletmişti. Ağar, baba rolünü sivil milislerinden de esirgememiştir. Mesela firari Bahçelievler katliamı sanıklarından Haluk Kırcı’nın nikah şahitliğini yapmıştı.

Susurluk Kazası yanında illegal devlet unsurları arasında çıkan parayı paylaşma savaşı çetesini, dolayısıyla onu açığa düşürdü. İstanbul’un göbeğinde işlenen Ömer Lütfi Topal cinayetinde fazlasıyla açık verdiler. Şüpheli polisleri talimatla serbest bıraktırması Ağar’ın bardağı taşıran son icraatıydı. Her şeye rağmen Susurluk olmasaydı bütün açıklarını kapatabilirdi; yapamadı. Ama imdadına 28 Şubat Postmodern darbesi yetişti. Evde yangın çıkınca mutfaktaki hırsız unutuldu.

Taki 2007’den sonra Ergenekon ve darbe davaları başlayana kadar. Mahkemeler arasında pinpon topuna dönüşen dava 2008’de tekrar açıldı. 1993-1996 arasında cürüm işlemek amacıyla silahlı teşekkül meydana getirmek, Abdullah Çatlı ve Yaşar Öz’e silah ruhsatı vererek ve yeşil pasaport almalarını sağlayarak görevi kötüye kullanmakla suçlandı. 2011 yılında, “silahlı örgüt yöneticiliği” suçundan 5 yıl hapse mahkum oldu. Özel hazırlanan cezaevinde iki yıl dinlenip misafir ağırladıktan sonra tahliye edildi. Tıpkı Recep Tayyip Erdoğan gibi. Kurduğu mahkeme kararıyla sabit olan çetenin infazları davasında Ağar ve 17 adamı beraat etti! Böylece illegal devlet tetikçileri için cezasızlık durumu yeniden kayıtlara geçmiş oldu. Bunun tek istisnası Ergenekon Davalarıydı.

Ağar, illegal devletin yatırım yaptığı önemli bir projeydi ve ufak bir kulak çekmeden sonra tekrar işine döndü. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek üzere verilen 27 Nisan muhtırasından sonra tekrar sahne aldı. Sabih Kanadoğlu’nun icad ettiği 367 tuzağının işe yaramasında etkin rol aldı. Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi için, DYP ve ANAP’ın sadece Meclis’e girmesi yeterliydi. Ancak Ağar engelledi. Seçim işbirliğinden de son anda ve anlaşılmaz biçimde çekilerek merkez sağın iki köklü partisini tarihin çöplüğüne gönderdi. Merkez sağı yok etmek, Erdoğan’a Cem Uzan’ın verdiği tek başına iktidar kadar önemli bir hediyeydi.

Süleyman Soylu’nun göreve getirilmesiyle İçişleri Bakanlığını yönetmeye başlayan Ağar, bir siyasi figür olarak da tekrar ortaya çıktı. AKP’den ayrılanların kuracağı partileri eski günlerdeki üslubuyla açıkça tehdit etti. “Tabii ben geçmişte devlet hizmetinde olan kimseyi üzmek istemem. Ama onların da bizleri üzmemesini istemek hakkımız.” Üzmeyin bizi üzeriz sizi… jargon kitabının tam ortasından fırlamış bir cümle.

Uğur Mumcu cinayeti sırasında İçişleri Bakanı olan Ağar’ın kullandığı ‘duvar ve tuğla’ metaforu vardı. Mülkiye’den okul arkadaşı Güldal Mumcu’ya “Altından bir tuğla çekerseniz, duvar yıkılır.” demişti. Güldal Hanım’ın ‘Çekin o halde’ talebi karşılıksız kaldı; çünkü o tuğla bizzat Ağar’ın kendisiydi. Derin devlet duvarındaki kilittaşlarından biri belki de en önemlisiydi.

Kaynak: Tr724

Kategoriler
Haber

“Süleymani’nin öldürülmesi ve Erdoğan’ın en zor kararı”

Gazeteci Ali Ağcakulu’nun Ahval’de yer alan analizi şöyle;

General Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmesi, Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesinden sonra Ortadoğu’da meydana gelen ve Türkiye’yi etkileyen en büyük hadise olarak yorumlanabilir. Gerekçelerine bakıldığında, şüphesiz, ABD’nin gerekçeleri, Türkiye’nin gerekçelerinden çok daha kuvvetlidir. 

Dünyadaki bütün elçilikler gibi dokunulmazlığı olan ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği, Süleymani’nin organize ettiği milisler tarafından basılmış ve elçilik binası ateşe verilmişti. Böylece ABD için bir travmaya dönüşen Elçilik baskınlarına bir yenisi eklenmişti.

En son 2012’de Libya’nın Bingazi kentinde bulunan ABD Konsolosluğu’na silahlı bir grubun düzenlediği saldırıda, Washington’un Libya Büyükelçisi Christopher Stevens ve üç konsolosluk çalışanı hayatını kaybetmişti. Bu olay 2016’daki Başkanlık seçimlerine Demokratların adayı olarak katılan dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’a karşı koz olarak kullanılacaktı.

Daha travmatik olan baskın ise 1979 yılında Tahran’da meydana geldi. İran İslam Devrimi’nden sonra İran Şahı’nın ABD’ye sığınmasını protesto eden bir grup öğrenci 4 Kasım 1979’da ABD Tahran Elçiliği’ni basarak 52 kişiyi rehin almıştı.

Şah’ın iadesini ve ABD’de dondurulan İran varlıklarının serbest bırakılmasını talep ediyorlardı. 444 gün süren rehine krizi esnasında bir de başarısız bir kurtarma operasyonu da gerçekleştiren ABD Başkanı Carter, İran’daki rehine krizini iyi yönetemediğinden bir sonraki seçimlerde koltuğunu Reagan’a bırakacaktı.

Şimdi ise Başkan Trump, Carter veya çokça eleştirdiği Obama ile aynı kötü pozisyona düşme tehlikesi ile yüz yüze gelmişti. Trump, sabık ABD Başkanları ile aynı kaderi paylaşmak istemediğini, Elçilik baskınının sorumlusu olarak gördüğü Süleymani’yi ortadan kaldırarak göstermiş oldu. Hem de Senato’da yapılacak azil duruşmasından hemen önce. 

Kasım Süleymani’nin öldürülmesi hem İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’da kurmaya çalıştığı “defacto ortak reel politiği” bozmuş, hem de Erdoğan’ın ABD ve NATO’ya karşı geliştirdiği paradigma ve retoriği dağıtmıştır, denilebilir. İskelenin temel direği çökmüş ve birçok tahtası kırılmıştır. Artık bu coğrafyada hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını beklemek gerekir.

Nedir İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’da kurmaya çalıştığı defacto reel politik durum?

Bu politikanın en önemli ayağını “İsrail’i kuşatma ve izole etmek” olarak tanımlayabiliriz. İran Hizbullah ve Kudüs Gücü gibi Şii örgütler aracılığı ile Lübnan ve Suriye üzerinden İsrail’i kuşatıp, kuzeyden ve batıdan sürekli bir tehdit oluşturmuştu. Türkiye ise IŞİD ve Hamas gibi Sünni örgütler aracılığı ile İsrail’in üzerinde karabasan gibi duran sürekli bir tehdit inşa etmeyi düşünüyordu. Üstelik bu tehdit sadece kuzeyden değil, aynı zamanda doğudan ve güneyden de gelecekti. 

Her ne kadar Hizbullah ve IŞİD, Suriye’de birbirleri ile savaşsalar bile, bu düşman kardeşlerin günün birinde, ortak düşman olarak tanımladıkları İsrail’e karşı ittifak yapma potansiyelleri her zaman vardır. Hamas ve Hizbullah arasında bir ittifakın olduğu ise bilinmektedir. Hamas ve İslami Cihat Hareketi’nin Süleymani için yayınladıkları taziye mesajı bu ittifaktan bahsetmektedir.

Geçtiğimiz Ekim sonunda IŞİD lideri Bağdadi’nin, şimdi de Süleymani’nin öldürülmesi İsrail’e karşı kurulmakta olan sürekli tehdide darbe vurmuştur.  

Türkiye ile İran’ın üzerinde ittifak ettiği bir diğer konu Kürtlerdir. Her iki devletin Kürtlere bakışı ve onlara karşı geliştirdikleri politikalar aşağı yukarı aynıdır. Her iki devlet de Kürtlere karşı asimilasyon politikaları uygulamaktadır. Hem Irak’ta hem de Suriye’de Kürtlerin bağımsız veya özerk bir statü kazanma gayretlerini, kendi bekaları için bir tehlike olarak görmektedirler. 

Bunun fiili uygulamasını Irak Kürdistan’ında yapılan bağımsızlık referandumunda gördük. Irak Kürdistanı Lideri Mesut Barzani’nin Eylül 2017’deki bağımsızlık talebinden sonra Şii milis gücü Haşdi Şabi ile Irak Ordusu Kürdistan’ın Kerkük şehrine saldırıp, burayı Kürtlerden almıştı. Kerkük’ü Kürtlerden alan bu saldırı Türkiye ile Haşdi Şabi’nin bilinen ilk ittifakıdır. İran ve Türkiye’nin Kürtlerle mücadelesinde tetikçi görevi gören örgütlerin liderlerinin ABD tarafından öldürülmesinin onların bu mücadelesine zarar verdiği ve Kürtlere rahat bir nefes aldırdığı bir vakıadır.

Türkiye için bunlardan önemli bir durum daha vardır. O da İran’ın Türkiye’ye yerleşme ve Türkiye’yi Batı sisteminden koparıp, kendi hegemonyasına almak için yaptığı çalışmalardır. İran Yemen, Irak ve Suriye’de Şii nüfusu kullanıp kendi hegemonyasını kurarken, Türkiye’de İslamcı siyasi ve sosyal hareketleri kullanarak nüfuzunu inşa etmiştir. İran hem rejim ihraç etmek hem ABD ambargo ve ablukasını yarmak için Türkiye’ye yerleştirdiği ajanları ve etki ajanlarını ustalıkla kullanmasını bilmiştir. 

Türkiye’de kapatılan 17/25 Yolsuzluk Davaları ile New York’ta devam eden Halk Bank Davası İran’ın Türkiye’deki faaliyetlerinin sadece bir kısmına ışık tutmaktadır. İran’ın Türkiye’deki bir diğer kısım faaliyetleri ise Selam Tevhit-Kudüs Ordusu isimli davaya konu olmuştur. Yargıtay tarafından da verilen onama kararlarına göre örgütün amacı; “Türkiye’de mevcut Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirerek yerine İran rejimine benzer bir İslam Devleti kurmaktır.” Selam Tevhit-Kudüs Ordusu Örgütü’nün silahlı terör örgütü niteliği ilk kez 2002 tarihinde Yargıtay’ca kabul edilmiş ve 2014 tarihine kadar bu onay kabul sürdürülmüştür.

İran istihbaratı ile doğrudan bağlantılı ve Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok ve Muammer Aksoy cinayetleri gibi birçok suikast ve bombalamadan sorumlu tutulan Selam Tevhit-Kudüs Gücü Örgütü 2014 yılından sonra adeta buharlaşmıştır. Örgütün kamu ve siyasetteki uzantılarının ortaya çıkarılmasından dolayı bu dava, Erdoğan Hükümeti tarafından yok edilmiştir.

Ergenekon ve Gülen Cemaati davaları gibi güçlü kadroların davaları bile kapatılamadığı halde, Selam Tevhit-Kudüs Ordusu Örgütü davasının kapatılabilmiş olması, örgütün Türkiye’deki etki ve gücünü anlamak için yeterlidir. İran Türkiye’de altın dönemini yaşıyor ve Erdoğan ise her gün biraz daha köşeye sıkışıyor. 

Başa dönecek olursak, Rus savaş uçağını düşürünce Türkiye, NATO’ya çağrı yapmış ve hem NATO hem de ABD Türkiye’ye olan desteğini deklare etmişti. Bu durumun Rusya’yı durdurduğundan kimse şüphe etmesin. Şimdi Türkiye benzer bir sınava tabii tutulmuştur. Erdoğan stratejik müttefiki ABD’nin yanında mı duracak, yoksa İran’ın mı? İran’ın ABD ile beraber mücadele edelim çağrısına olumlu cevap mı verecek, Batı ittifak sisteminde durmayı mı tercih edecek?

İran ve ABD’nin elinde Erdoğan’ı yanlarında tutmak için ona karşı kullanabilecekleri güçlü kozlar bulunmaktadır. İran hem Türkiye içindeki uzantıları vasıtası ile Erdoğan üzerinde baskı kuracaktır. Bu İran uzantılarının devletin en hayati kurumlarına kadar her yerde etkili olduğundan ve Erdoğan’ı çevrelediklerinden şüpheniz olmasın. Hem de daha önce yaptıkları gibi 15 Temmuz’daki hayati rollerinden dolayı Erdoğan’a karşı şantaj yapacaklardır.

ABD’nin de sadece Erdoğan’ın malvarlığını deşifre tehdidi ile yetinmeyeceğini daha sofistike imkanları ile Erdoğan’ı sıkıştıracağını düşünebilirsiniz. S-400, F-35 ve ABD Üsleri gibi konuların çok da öneminin kalmayacağı bir aşamaya gelebilir aradaki ilişkiler.

Erdoğan’ın yapacağı tercih onun son 10 yılda kurmaya çalıştığı yeni dengeyi temelden değiştirebilir veya Erdoğan yeni bir aşamaya geçebilir. Artık Türkiye farklı bir dönemece girmiştir. Her şey çok iyi de olabilir, çok kötü de.

Bundan dolayı Trump’ın son hamlesi İran’dan çok Türkiye’yi etkilemiştir.

Kaynak: AHVAL

Kategoriler
Haber

“Erdoğan, kaosla mehdi gelişini hızlandıracağına inananlardan mı?”

İsmail S. Gülümser/Aktif Haber

Son günlerde Erdoğan’ın askeri konularda başdanışmanı Adnan Tanrıverdi ASSAM da yaptığı konuşmada “Mehdi gelişi için hazırlık yapıyoruz” şeklindeki sözleriyle bu konuda az çok birikimi olan tüm çevrelerde ciddi kaygı ve endişeye yol açtı. Bazı yazarlar Mehdi ve Mesih kavramlarına yüklenen manaları ve bunların çağrıştırdıklarını anlatan yazılar kaleme aldılar.

RADİKALLERİN MEHDİ YA DA MESİH BEKLENTİSİNDEKİ TEHLİKELER

Diyanetin İslam ansiklopedisine göre Mehdi ya da Mesih birçok din mensubunun ahir zamanda gelmesini bekledikleri insanları kötülüklerden uzaklaştıracak ıslahçı ve hidayete ulaştırıcı olarak tanımlanıyor.

Kısaca insanlığın son döneminde maddi ve manevi sıkıntıları sona erdirecek, hem toplum yaşamını hem de dini hayatı düzene sokacak bir önder. Dünyadaki fitne ve fesadı ortadan kaldırıp karanlıkları aydınlığa çevirecek, peygamberlerin varisleri olarak görülen onların ahir zamandaki görevini üstlenecek, dinin kurallarını hayata geçirecek bir dini lider.   Dünyadaki zulümleri ortadan kaldırıp adaleti tesisi edecek Allah’ın doğrudan desteğine mazhar mazlumların kurtarıcısı bir sosyal reformcu ideal bir devlet reisi olarak ifade edilmiş.

Hemen her dinin mensupları arasında buna inanan kesimlerin olduğu biliniyor, bu gruplar yaşadıkları sıkıntılardan onun gelişiyle kurtulacaklarına inanıyor ve ona sığınarak kendilerini motive ediyor. İslam ansiklopedisi mehdilik inancının İslami bir akide olmasına rağmen yabancı kültürlerden etkilendiğine temas ediyor. İktidar mücadelesinde yenilgiye uğrayan ve iktidarını güçlendirmek isteyen kesimlerin dini duyguları kullanarak siyasi istismar edebileceği tehlikeli bir araca dönüşebileceği vurgulanıyor.

Dünyada mehdi ya da Mesihin geleceğine inanan kesimler birbirlerinin davranışlarından müspet ya da menfi yönde etkileniyor. Her inanış sahibi dünyaya huzur getireceğine inandığı kendi kurtarıcısını beklerken bazıları onun gelişine zemin hazırlamak için yapılan çalışmalara katkı sunmaya tercih ediyor. Beklenti içinde olanlardan bir bölümü bulundukları grubun dünyaya bakış açısına göre farklı angajmanlar içine girebiliyor.

Kimisi demokrasinin kuralları ve insani etik değerleri muhafaza ederek ürettiği insanlığın tümüne faydalı olacak olumlu projelerini toplumların beğenisine sunarak dünyanın geleceğine katkı sunmaya çalışıyor. Her dini toplulukta var olan radikal gruplardan bazıları ise sunabileceği hiçbir olumlu projesi olmamasına rağmen kısa sürede istediği sonucu elde etmek için insan ölümlerinin de yer aldığı kirli senaryolar planlıyor.

Semavi dinlerin tamamında insan hayatı kutsal kabul edilmişken bütün din mensupları arasında radikal eğilimleri olan gruplar Mesih ya da mehdi beklerken dünyanın değişik coğrafyalarına kargaşa çıkarıp insanları birbirine kırdırmaya çalışabiliyor. Mensuplarını dünyayı kurtarmak için ölümlü senaryolara inandıran intihar komandosu olmaya ikna eden gruplarda bulunuyor.

Mehdinin bir ıslahçı olduğunu unutan bu radikaller, tüm dünya da gizli projeler yürütüp kargaşa çıkarmaya kaosla onun gelişini hızlandırmaya çalıştıkları gözleniyor. Her ne kadar birçok terör olayında İslami kimliği öne çıkanlar kullanılsa da olayların perde arkasında siyasi sonuç elde etmek isteyenlerin kirli planları olduğu biliniyor. İslam âleminde yanlışa açık mehdi beklentisinin daha çok şia kaynaklı olduğu Sünnilerden bazı selefi gruplara yanlış anlayışların bu kanalla geçtiği aktarılıyor.

Türkiye’nin adı uzun yıllardan beri kendi içinde problemler yaşasa da dünyada terör besleyen ülke olarak anılmamıştı. Ancak son dönemde yapılanlara baktığınızda siyasal sonuç elde etmek isteyen bir grubun mehdinin gelişine hazırlık yapmak amacıyla ülke ve dünyanın değişik yerlerinde ölümlü olaylara adının karıştığını fark edebiliyorsunuz. Erdoğan terörle sonuç elde etmeye çalışan bazı ülke yönetimlerindeki radikalleri örnek alarak kendinin de aynı şeyleri yapabileceğine inanıyor. Bunu açıktan ifade etmekten çekinmiyor, birçok ülkede adı ölümlü olaylara karışmış terör örgütü lideri Bağdadi’nin öldürülmesinden sonra o da muhaliflerini yargılamadan istediği gibi öldürebileceğini söylüyor.

KAOS OLUŞTURMADA KULLANMAK ÜZERE KURULAN SADAT

Soğuk savaş döneminde Sovyet bloğu ülkeler yayılmacı bir politika izledi komünizmi dünyaya yaymak için gençlere gerilla eğitimi verip kargaşa çıkardı, yönetimleri zaafa uğratıp kendi hâkimiyetini kurmaya çalıştı. Buna karşı kurulan NATO da ülke yönetimlerine askeri malzeme ve eğitim desteği vererek ülkelerdeki kargaşaları önlemede rol aldı. Gerilla eğitimi ile yetişmiş askerleri kontrol edenler bazen onları kendi siyasi çıkarları için kullandı ve birçok ülkede binlerce insanın ölümüne sebep olan olaylar yaşandı.

Yurtta sulh cihanda sulh anlayışını benimsemiş bir ülkede Tanrıverdi’nin de aralarında olduğu bir grup asker stratejik savunma eğitimleri adı altında Türkiye’nin ilk ve tek askeri özel kursunu açıyor ve ülkenin değişik yerlerinde kurduğu kamplarda binleri aşkın kişiye gerilla eğitimi veriyordu. Uzun süreden beri SADAT nedir, ne iş yapar, niçin kuruldu soruları kamuoyunun kafasını meşgul ediyordu.

Bu kurslarda “gayrı nizami harp tekniklerine” kimin ilgi duyduğu, kimlerin pusu, baskın, yol kapatma, tahrip, sabotaj, kaçırma, karşı koyma gibi gerilla eğitimlerini almak istediği, keskin nişancılık, tahrip, tank zırhlı araç avcılığı, istihbarat, gerilla harekâtı, özel kuvvetler, psikolojik harp gibi dersleri kimlerin hangi amaçla aldığı hep tartışıldı.

Erdoğan’da yeniden Osmanlı’nın ihyası hayalleriyle dolu bir ortamda yetişti onun da yayılmacı hayallerinin olduğu biliniyor. Tanrıverdi’nin açıklamaları ve bugüne kadar yaptıkları bize Mehdinin gelişine zemin hazırlamak için Türkiye’nin geçmişte Rusya’nın üstlendiği yeni bir role soyunduğu yönünde ipuçları veriyor. Bir süreden beri ülke kaynaklarının mehdi gelmesini hızlandırmak için bazı kirli senaryolarda kullanıldığı anlaşılıyor. Son günlerde adı SADAT milisleri olarak anılan Erdoğan’ın emrinde hizmet veren bu gerilla gruplarının onların siyasi hedefleri doğrultusunda bazı olaylarda kullanıldığı ortaya çıkıyor.

Güney doğuda sakallı garip kıyafetli kişilerin yaptığı katliamlardan bahsediliyor, akla bu milisler geliyor, Suriye’de iç karışıklık çıkarılıyor, Türkiye’nin iç karışıklık için silahlı grupları eğittiği, silah ve mali destek verdiği ortaya çıkıyor. Güney Afrika’da birçok ülkede halen savaşlara taraf olan gruplar arasında Türkiye’de eğitim almış bazı milislerin görev yaptıkları duyuluyor.

ERDOĞAN’IN KAOS PROJELERİ

Erdoğan sürekli gerilimi tırmandırarak kaos oluşturduktan sonra pazarlık masasında elini yükselttiğine inanan bu yola istediği sonucu ele etmeye çalışan en iyi savunma saldırıdır taktiği için her türlü gayrı insani yöntemi kullanmaya açık yapıda biri. İlk yıllarda bunu gizleyerek yapıyordu örneğin ülkede darbeyle yönetimi ele geçirdiği halde olayı bir senaryo ile başkalarının üzerine yıkmış ve tüm dünyayı kandırdığını düşünmüştü. Son dönemde elde ettiği güce güvenerek saklama gereği duymadan yapıyor, Rus uçağını düşürüyor talimatı ben verdim diyor, sonra bunu Putin’le pazarlık masasına oturmada gerekçe olarak kullanıyor.

Kaosla ortaklıklar kurmada çok sayıda olay yaşandı Ergenekon davasında kendini yıkmak üzere bir araya gelmiş örgütlü bir yapının tutuklanmasını sağladı, dava sürecinde ben Ergenekon’un savcısıyım diyerek sürekli gerilimi tırmandırdı, eldeki delilleri tüm basına servis ettirdi, onları köşeye sıkıştırdıktan sonra hapiste onların köşeye sıkışmışlığını kullanarak pazarlık yaptı. Tutuklanmaları için her türlü talimatı verdiği halde görüşmeden sonra onların en büyük müdafii kesildi, tutuklamada görev alan devlet görevlilerini suçlamaya başladı. Daha sonra her şeye açık Ergenekoncularla kirli ortak projelere girişti.

Bölge halkının kendine yöneleceğini düşünerek HDP ile Kürt açılımı projesi başlattı, günlerce onlarla yapılacak görüşmelerin yararını anlattı, yapılanlar oy potansiyelini artırmayınca görüşme masasını devirdi, güneydoğuda tüm evleri teröre destek bahanesiyle baskınlar düzenledi, iş makineleri ile vatandaşların evlerini başlarına yıktı. Partilileri terörist olmakla suçladı ve seçilmiş milletvekillerini belediye başkanlarını tutuklattı.

MHP-DYP-ANAP-HAS parti liderleri hakkında en aşağılayıcı hakaretler yaptı ele geçirdiği basın gücünü kullanarak onları toplum önünde küçük düşürüp köşeye sıkıştırdı. Ardından haber gönderip görüşme masasına çağırdı, kimine bakanlık teklif etti partisini eritti, kimisinin sıkışmışlığını kullanarak suçlarına ortak olmaya ikna etti, onların eskiden söylediklerinin tümünü yalanlamaya mecbur etti.

15 TEMMUZ SADAT ve ERGENEKON’UN KAOS SENARYOSU PROJESİ

Erdoğan ve yakın çevresi kendi görüşlerini yaymak için her zaman şiddete yönelebilecek düşüncelerle beslendiler, ellerine fırsat geçtiği anda da bu düşüncelerini hayata geçirmeye başladılar. Tanrıverdi’nin 15 Temmuz’dan sonra bütün hedeflerini gerçekleştirdikleri yönünde açıklamalarının detayları hedeflerine ulaşmak için her şeyi göze almış kirli bir ittifakın varlığını gösteriyor.

Köprü işgali sırasında ölümlerin olması için köprü ayağında bir keskin nişancı görüntülenmiş ayrıca halka ateş açan bir siniperdan bahsedilmişti. Ülkede askerler dışında bu eğitimi alan tek grup SADAT milisleri olduğu için tüm gözler onlara çevrilmiş ancak olayların araştırılmasına izin verilmediğinden üstü örtülmüştü. Erdoğan’ın orduya karşı milis gücü olarak bu grubu hazırladığı artık gün yüzüne çıkıyor, milislere danışmanlık yapan Nevzat Tarhan 15 Temmuzda onların sahada her yerde olduğunu açıklıyor. Siyasi sonuç elde etmek için her şeyi göze almış bu grup gerçek bir darbe görüntüsü oluşturmak için vatandaşlardan ve köprüye emirle götürülmüş masum öğrencilerden bazılarını öldürüyor kalanlara müebbet hapis cezası veriyor.

Erdoğan’ı Marmaris’ten almak üzere gönderilen Sönmezateş ekibi İzmir’de bekletilirken onlardan önce bölgeye gönderdikleri helikopter ateşiyle polisler ölüyor yaralanmalar oluyor ve ölümler üzerinden kaçırma girişiminin gerçekmiş gibi görünmesi sağlanıyor. Bir yandan SADAT milisleri bir yandan Ergenekoncular daha fazla ölüm olması ve gerçek darbe görüntüsü oluşması için çalışıyorlar, o gece Ergenekoncu Aksakallı’nın 40 dan fazla kişinin öldürülmesi için emrindeki askerlere talimat verdiği ortaya çıkıyor.

Tanrıverdi daha önce görev yaptığı özel harp dairesinin insan öldürmedeki kirli birikimini, Ergenekoncu Aksakallı emri altındaki özel kuvvetler personelini kullanıyor hedefledikleri kadar olmasa bile bir miktar ölümden sonra televizyonlara çıkıp kurguladıkları senaryoyu hiç günahı olmayan masum bir grubun üzerine atıyor ve kendileri darbeyi bastırmış komutan rolüne soyunuyorlar. Ardından ülke yönetimine el koyup OHAL döneminde istedikleri gibi düzenleme yapıyorlar.

Tanrıverdi’nin 15 Temmuz’dan sonra bütün hedeflerini gerçekleştirdikleri yönündeki açıklamaları senaryoyla aldıkları yetkiyi pervasızca kullanılarak tüm gizli projelerin hayata geçirildiklerini itiraf anlamına geliyor.  TSK ve askeri okullar darbe bahanesi arkasına saklanarak Tanrıverdi’nin Mehdiye hazırlık yapmak üzere tasarladığı projesine göre yeniden dizayn edilmiş.

Bunun anlamı harp okulları ve askeri okulları siyasi iradenin kontrolüne geçmesi milli savunma bakanlığına bağlanması için öğrencileri köprü işgalinde kullanılması işini biz organize ettik. 250 den fazla vatandaşın ölümü ile silahlı kuvvetleri darbeye karıştı gibi gösterip yeniden dizayn ettik. Ordu mensuplarının karıştığı ölümleri kullanarak Jandarma komutanlığını iç işlerine bağladık, Yüksek askeri şurayı siyasilerin emrine verdik, yüksek askeri yargıyı dağıttık.  Bütün bu olaylarla mehdinin gelişine zemin hazırladık diyor.

SURİYE, LİBYA VE DÜNYADA KAOS PROJELERİ

Bütün dünyada mehdinin gelişini bekleyen gruplar var bunların bir bölümü olumlu çalışmalarla dünyanın geleceğine katkı sunarken bir bölümü suç işleyerek süreci hızlandırmaya çalışanlardan oluşuyor. Başdanışmanın konuşmasından sonra birçok köşe yazarı mehdinin gelişine hızlandırmak için yapılanlardan örnekler vererek bu anlayıştaki insanlarda bir tehlikenin varlığına işaret etmişler.

Erdoğan yolsuzlukla oluşturduğu dev mali kaynakları, hileli seçimlerle ele geçirdiği devlet yönetimini, SADAT gibi militerlerle oluşturduğu gerilla gücünü tüm dünyanın gözü önünde kullanmaya hazır bir görüntü çiziyor. Bazı ülkelerle dünyanın değişik coğrafyalarında kirli ortaklıklara girerek ülkelerin iç işlerine müdahale ediyor. Suriye’nin İran’ın güdümüne girmesinden rahatsız olan ABD li yöneticileri ikna ederek oraya gerillalarını gönderdi ve iç karışıklıkları büyüttü 4 milyona yakın insanın düzenin bozulmasında evsiz yurtsuz kalıp göç etmesinde aktif rol oynadı.

Kalabalık göçmen grubunun yaşadığı tüm sıkıntılar üzerinden kendi siyasi hedeflerini gerçekleştirmeye yöneldi. Onlar için yerleşim kampları kurdu ve tehditle tüm kampın masrafını AB üyelerinin sırtına yükledi. Hayatlarını zindana çevirdiği insan kitleleri üzerinden tüm AB ye ve dünyaya meydan okumaya başladı. Her gün ayrı bir senaryo ile başka bir yerde bir iş çeviriyor bir gün Suriye’ye saldırı düzenleyip orada bir bölgeye asker sevk ediyor. Bu yolla dağılmış olan IŞID gibi kendi besledikleri terör gruplarının yeniden organize olmasına zemin hazırlıyor.

Son günlerde Libya’da kargaşa düzelmek üzere iken kontrolünü tamamen kaybetmiş ulusal mutabakat hükümetiyle görüşüp onlara destek anlaşması imzalıyor ve nerdeyse ülkede yönetimi kontrol altına almış Hafter ekibine karşı cihatçı grupların yoğunlukta olduğu mutabakat hükümetine arka çıkıp kargaşa sürecini uzatmaya buradan nemalanmaya çalışıyor. Amacın Libya’ya yardım olmadığı terörle ilişkili grupların desteklenmesi ve Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının bölüşümü için bir menfaat çatışması olduğu biliniyor.

Yavaş yavaş SADAT’ın eğitiminden geçmiş milisler değişik yolları kullanarak dünyanın her yerine yayılmaya başlıyor. Bunlardan bazıları AB ülkelerinde yeni Osmanlılar adı altında örgütlenip şiddet eğilimli genç grupları yetiştiriyor,  ülkelerde kargaşa ortamına zemin hazırlıyorlar. İç savaşların yaşandığı birçok Afrika ülkesinde SADAT eğitiminden geçmiş milislerin aktif rol aldığı ortaya çıkıyor. Her ülkenin zaaflarından yararlanıp aktif terör gruplarıyla ortaklıklara giriyorlar.

Türkiye ve yurt dışında MİT ve SADAT ekiplerinden oluşan şiddete dayalı milis güçleri adam kaçırma eylemlerine karışıyor,  kendi ülkelerinin ve bulundukların ülkelerin yasalarını yok sayarak faaliyet yürüten bu gruplar Erdoğan yönetiminin örtülü ödenek veya yolsuzlukla edinilmiş paralardan kendilerine sunduğu mali kaynaklarla bulundukları ülke görevlilerine yüksek miktarda rüşvetler veriyor, onları da kanunsuz işlerine bulaştırıyorlar.

Mehdi’nin gelişini hızlandırmak isteyen Erdoğan ve ekibi kurdukları suç örgütlerini kullanarak dünyanın her yerinde şiddet eylemlerine hazırlanıyor. İŞİD in tüm eğitimleri Türkiye destekli olarak yürütülüyor, hastaları devlet imkânlarıyla tedavi ediliyor, maaşları Erdoğan’la ortaklık ilişkisi içinde kurdukları yasadışı petrol gelirlerinden aklanan paralarla ödeniyor. Ülke terör örgütlerinin dağıtım yeri gibi kullanılıyor ve SADAT ın yetiştirip MİT in koordine ettiği gerillalar tüm dünyaya birer ikişer ellerine değişik belgeler verilerek gönderiliyor. Ülke gerektiğinde şiddet eylemlerinde kullanılmak üzere her yere istihbarat elemanları yerleştirip kargaşa çıkarmaya kaosa hazırlanıyor.   

Tanrıverdi’nin mehdinin gelişine ortam hazırlıyoruz sözünden sonra söyledikleri dünya geneli açısından ciddi sorunlara gebe bir anlayışa işaret ediyor. NATO nun devreye girmesiyle Rusya’nın dağılması, Vietnam Kore gibi terör kaynaklarının dünyadan soyutlanması sonucu kurutulmuş terör kaynaklarına son günlerde bir yenisi ekleniyor, halifelik hayalleriyle yatıp kalkan bir grup Tanrıverdi ağzından şiddetle sorun çözen kendi liderlikleri altında bir İslam birliğinden bahsediyor, bunu kurmak için her türlü entrikayı çevirmeye hazır bir görüntü çiziyor.    

MEHDİ BEKLEYENLER BAŞKALARINI SUÇLAYIP KENDİLERİNİ SAKLAMAYA ÇALIŞIYOR

Her dinde olduğu gibi ülkemizde de mehdi Mesih enflasyonu yaşanıyor, kendinde azıcık marifet hisseden bazı uyanıklar etrafında topladığı cahilleri bu iddialarla kandırarak suistimal ediyor. AKP çevresinden yazan ve çizen bazı uyanıklar da her olayda olduğu gibi kendilerinin gündeme getirdikleri bir konu da bile F. Gülen’i suçlayacak malzeme üretip onu karalıyorlar. Gülen’in kurtarıcı mehdi olarak ülkeye dönme düşüncesi içinde olduğunu ifade eden görüşlerle toplumun kafasını karıştırıyor cemaat düşmanlığını sürdürmeye, kendi kirli düşüncelerini onun üzerine atıp lekelemeye çalışıyorlar.

Bu konuda Sayın Gülen’in kendi sözlerini aktarıp konuyu bitirelim,

“-Hizmet insanının kendini bir makamda görmesi en basit haliyle cehalettir.

-Ben kendimi hiçbir zaman manevi makama layık biri olarak görmedim hep sıradan düz bir insan olarak gördüm, cami kürsülerinden bile kendime kıtmir (Ashabı kehfin köpeği) diye hitap ettim.

-Kendimi cennete ehil biri olarak görmedim, ümit içinde olmak gerektiğine inandığım için onun fazlıyla sen de gir derse ancak cennete girebileceğimi düşündüm.

-Hatta imanla öleceğim hakkında bile hep endişe içinde oldum, bu endişemi hiç aklımdan çıkarmadım.

-Eğer hizmetten birileri bize bir makam atfederek yüceltmeye çalışıyorsa, o hizmet hareketine karşı hıyanet içindedir.

-Kendisi inanmasa bile şayet birine etrafındakiler hüsnü zanla yaklaşıp Mesih diyor o bunu bildiği halde ikaz etmiyor sessiz kalıyorsa küfre ve dalalete karşı sessiz kalan dilsiz şeytandır, o iddiayı kabul ediyorsa küfür içindedir.

-Biri kendini vazifeli sayıyor, mehdilik iddiasıyla ortalıkta dolaşıyorsa dalalet içinde bir zavallıdır.

-İnsan kendisinin bir kurtarıcı, bir gavs, bir mehdi olduğu düşüncesini rüyasından bile geçirmemeli, bunların şeytanın kendine dürtüleri olarak görmeli, haddini bilip düz kulluğa rıza göstermelidir. Zira ancak böyle bir denge insanı iddiadan, bencillikten, aidiyet mülahazasından uzaklaşıp Allah’ın rızasına ulaşabilir… diyerek bu konuda başarılar karşısında düşünce kayması yaşayabilecek hizmet insanlarının ifrat ve tefritten uzaklaştırmak, sıratı müstakimde kalmalarını sağlamak için ortaya koyduğu gayretleri ve mehdiyet iddialarına karşı bakışını anlatıyor.

Ülkeye kurtarıcı olarak dönme hikâyesine gelince, o 15 Temmuz senaryosunu hazırlayanların toplumu kandırmak için kullandıkları hayali bir kurgu. O uzun süreden beri dönmesinin ne ülke ne de hizmet insanları için yaralı olmayacağına hatta zarar vereceğine inanıyor. Bu yüzden memleket hasretiyle yanıp tutuşmasına rağmen iradi olarak zorunlu hicret ettiği yerde kalmayı tercih ediyor.      

Kategoriler
Haber

Hiç bir hakimin garantisi yok!

Tr724’ten İLKER DOĞAN’ın haberine göre; Erdoğan, ‘beraat’ kararı veren ve İyidil’i serbest bırakan hakimleri bir çırpıda ‘f…’ ilan etti. Halbuki o hakimler daha düne kadar görevlerinin başındaydı ve haklarında soruşturma bile yoktu! İktidarın hoşuna gitmeyen tek bir karar vermeleri, hakimleri ‘f.töcü’ yapmaya yetti. Bu şu anlama geliyor; hiç bir yargı mensubunun yarın ‘f.töcü’ ilan edilmeyeceğinin garantisi yok! Hakimlerin ‘terörist’ ilan edilmeleri için iktidarın hoşuna gitmeyen tek bir karar vermeleri yeterli…

Eski Kara Kuvvetleri Komutanlığı (KKK) Eğitim ve Doktrin Komutanlığı (EDOK) Muhabere ve Muharebe Eğitim Destek Komutanı Korgeneral Metin İyidil kararı, Türkiye’de yargının geldiği noktayı göstermesi açısından önemli. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yargılandığı davada ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis’ cezasına çarptırılan İyidil, istinaf mahkemesinde ‘beraat’ etmiş ve tahliyesine karar verilmişti. Ardından verilen ‘talimat’ gereği İyidil yeniden gözaltına alındı ve tahliyesinden 3 gün sonra yeniden tutuklandı.

ERDOĞAN: GEREKLİ TALİMATLARI VERDİK!

Konu dün AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a soruldu. Erdoğan, yargının verdiği kararın ‘anlaşılır’ olmadığını söyledi, gerekli talimatları verdiklerini anlattı: “İlginç olan şey şu; tabii bunların hepsinin talimatlarını da verdik, yani kararı veren kişi veya kişilerin de F…’cü olması bu işin nerelere vardığını gösteriyor. Müebbet hapse mahkûm olmuş bir kişinin hemen tahliyesini verme gibi bir yola bir mahkeme nasıl gidebiliyor? Bu anlaşılabilir bir şey değil.”

HANİ YARGIYA MÜDAHALE YOKTU!

Erdoğan’ın açıklamalarının bir kaç boyutu var. Öncelikle Erdoğan, yargıya talimat verdiklerini birinci ağızdan itiraf ediyor. ‘Gerekli talimatları verdik’ diyor. Zaten beraat kararı veren hakimler hakkında HSK’nın jet hızıyla soruşturma açarak, her birinin ayrı yerlere sürülmesi iktidarın yargı üzerindeki baskısını göstermesi açısından yeterli. Kararın üzerinden saatler geçmeden yandaş medyada söz konusu hakimler hakkında ‘f.töcü’ yayınları başlamıştı bile. Halbu ki daha düne kadar o hakimler hakkında soruşturma bile yoktu!

BÜTÜN HAKİMLER POTANSİYEL TERÖRİST!

Açıklamanın ikinci önemli sonucu ise hakimlerin verecekleri muhtemel ‘hukuki’ bir karar sonrası ‘terörist’ ilan edilmelerinin an meselesi olduğu. Her hangi bir hakim, yarın hukuku uygulamayı aklından geçirir ve kanunlara uygun kararlar almaya kalkarsa anında ‘terörist’ ilan edilme riskiyle karşı karşıya. İktidar temsilcileri en yüksek perdeden bütün hakimleri ‘terörist’ ilan edebileceğini İyidil kararından sonra cümle aleme gösterdi. Cumhurbaşkanı sıfatı taşıyan Erdoğan, hiç bir yargı kararı olmaksızın hakimleri bir çırpıda ‘f…’ ilan etti.

Kaynak:Tr724

Kategoriler
Haber

Türk yargısı bu Tünel’e nasıl girdi, nasıl çıkar?

Bundan önceki “Türk yargısının 15 Temmuz’la imtihanı; İyidil vak’ası” başlıklı yazıda eski Korgeneral Metin İyidil’e “15 Temmuz” ile ilgili önce müebbet hapis cezası verilmesi, sonra beraat ve tahliyesi, tepkiler üzerine tekrar tutuklanmasını ele almıştık. Zira bu dava, Türk yargısının son 4 yılının adeta bir prototipi durumundadır.

Bütün erkleri fiilen tek elde toplayan R.T. Erdoğan, İyidil’in beraat ettirilmesi üzerine “yargıya gerekli talimatları verdiğini” söylemiş ve bizi teyit etmişti!

Bu yazıda meseleyi biraz daha açmaya, yargının bu sürece nasıl geldiğini ve sonrasında neler yapılabileceğini ortaya koymaya çalışacağız.

“TÜNEL BAKIŞLI DAVA” NEDİR?

“Tünel bakışlı dava”, adaletten sapmış, önyargılı yargılama sistemidir. Bu dava tarzında; soruşturmadan temyiz aşamasına kadar tüm süreçte görev alanların adeta bir tünelde gidercesine, psikolojik, sosyal ve konjonktürel etkilerle yönlendirilip, bir sanığı suçlu olarak kabul edip cezalandırmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Süreçte yer alan aktörler sanığı cezalandırma gayreti içinde olup tıpkı tüneldeki tren gibi başka hiçbir alternatife yönelmezler, kişinin fail olmaması, başkasının suçlu olması, suçun unsurlarının oluşmaması veya sanığa atfedilen eylemin suç oluşturmaması gibi ihtimalleri görmezler/ göremezler. Tüm yargılama süreci sonuca göre şekillendirilir, işkence, yalan tanıklık, gizli tanıklık, sahte belge üretimi, aldatılarak beyan alma gibi yöntemler meşru sayılır. Bu usulde mahkûm edilmesi gereken (!) mahkûm edilir, kurtarılması gereken cezadan kurtarılır (!), başka bir ifade ile masum cezalandırılırken, suçlu cezasız kalır. Bakışlarını tünelin dışına çevirmek neredeyse imkansızdır.

Bu konuya Amerika’da görülen bir dava örnek olarak gösterilmektedir. Marvin Anderson isimli bir siyahi vatandaş, gasp, kaçırma, şiddet ve beyaz bir kadına tecavüz suçlarından tutuklanır.  Soruşturma aşamasında şüphelerin ortadan kaldırılması ile ilgili pek çok alanda sorunlu olan dava, sanığın siyahi, mağdurenin beyaz olması gibi sebeplerle Anderson, tüm itirazlarına, kendisini haklı gösterebilecek tüm savunmalarına rağmen, tamamı beyazlardan oluşan bir jüri tarafından suçlu bulunur.

1988 yılında ilk yargılama aşamasında da adı geçen, kendisi de siyahi olan John Otis Lincoln isimli bir kişi asıl suçu kendisinin işlediğini belirterek mahkemeye başvurur, ancak ciddiye alınmaz. Anderson’un vermiş olduğu hukuk mücadelesi sonucunda DNA testi çalışmaları yapılır ve onun suçsuz olduğu anlaşılır. 2002 yılında, 15 yıl hapis, 4 yıl denetimli serbestlik ve de yapılan yeniden yargılama neticesinde Anderson’un suçsuzluğuna karar verilir.

Anderson davası, tünel bakışlı davaya örnek olarak gösterilir. Çünkü mağdurun beyaz, sanığın siyahi olması nedeniyle soruşturma ve yargılamada görev alanların önyargılarının davayı tünel bakışlı davaya dönüştürdüğü, Anderson’un masumiyeti DNA tespiti ile kesin olarak ortaya konuluncaya kadar diğer şüphe sebeplerini görmezden gelip, tünel dışına bakamamışlardır.

Bu konuda daha detaylı bilgi almak isteyenler de Wisconsin–Madison Üniversitesi’nden Keith Findley ve Michael S. Scott’un “The Multiple Dimensions of Tunnel Vision in Criminal Cases” başlıklı araştırmasına bir göz atabilirler.

TÜRK YARGISINDAKİ “TÜNEL”

Türkiye’nin “Tünel Bakışı” davalar sürecine giriş miladı ‘17-25 Aralık 2013 Yolsuzluk Soruşturmaları’dır.

2010 yılında başlatılan soruşturma sürecine 17 Aralık ve 25 Aralık 2013 tarihlerinde son verilmiş;

– Ayakkabı kutularında saklanan paralar, rüşvet listeleri, kamera kayıtları, telefon tapeleri, tanık beyanları, kara para trafiğini ortaya koyan resmî belgeler gibi pek çok somut delille Reza Zarrab ve diğer failler tutuklanmış,

– İşin ucu Recep Tayyip Erdoğan’a dayanınca, “Tünel Bakışlı Dava” süreci başlamış, yolsuzluk yapanları yakalayıp tutuklayan polisler, hâkim ve savcılar “paralel” ilan edilip, görevden alınmış daha sonra tutuklanmış, Reza Zarrab ve diğerleri serbest kalmış,

– Rıza Sarraf’ın aklanma süreci, televizyon ekranlarında, Türk Bayrağı önünde, “ülkenin cari açığını kapatan kahraman” olarak “Ulusa Sesleniş” konuşması ile zirveye ulaşmış,

– Recep Tayyip Erdoğan’ın yön tabelalarını takip edip tünele giren, Rıza Sarraf ve diğerlerini serbest bırakıp hakkında takipsizlik kararı veren hâkim ve savcılar, aynı tünelde yollarına devam edip operasyonu yapan polisleri tutuklamışlardı…

Devamı da çorap söküğü gibi geldi. İşte kronolojik olarak yaşananlar:

17-25 Aralık Operasyonları

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 2010 yılında başlattığı iki ayrı soruşturmayı sırasıyla 17 ve 25 Aralık 2013 tarihlerinde sonuçlandırdı. 25 Aralık soruşturması, 17 Aralık soruşturması gibi rüşvet, yolsuzluk suçlamalarını ihtiva etmesinin yanında, uluslararası terörün finansmanı iddialarını da kapsıyordu. 25 Aralık soruşturmasının operasyona dönüşememesinin sebebi de 17 Aralık gibi Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın soruşturma kapsamında olması idi.

17-25 Aralık’ta yakınlarının adının karıştığı yolsuzluk soruşturmalarının ardından Recep Tayyip Erdoğan, iddiaların adil bir şekilde yargılanmasının önünü açmak yerine Gülen Cemaati’ni şeytanlaştırmayı tercih etti, onları devlete paralel bir yapı kurmakla suçladı ve cemaate savaş açtı.

16 Şubat 2014, HSYK’nın Adalet Bakanlığına bağlanması

Bu tarihte HSYK kanunu değişti. Bu değişiklikle, HSYK’nın yetkileri büyük ölçüde tırpanlandı ve HSYK tamamiyle Adalet Bakanı’nın kontrolü altına girdi.

28 Haziran 2014, Sulh Ceza Hakimliklerinin kurulması

Sulh Ceza Hakimlikleri, Türk yargısının “Tünel”e gönüllülerin/gönlü edilenlerin rehberliğinde rızai olarak girmesine ve sonra orada hızla yol almasına hizmet edecek en önemli müessese oldu. Erdoğan’ın nunu “Paralel Yapıyı bitirmek için bir proje üzerinde çalışıyoruz“ ifadesiyle haber vermişti.

4- 22 Temmuz 2014, 17-25 Aralık polislerinin tutuklanması

Proje hakimliklerin ilk icraatı, 17-25 Aralık operasyonlarını gerçekleştiren polisleri tutuklamak oldu. Yolsuzluk yapanlar serbest kalırken onları suç üstü yakalayan polisler tutuklandı. Bu durum Türk yargısını “Tünel”e sokan en önemli adımlardan birisi oldu.

5- 12 Ekim 2014, HSYK seçimi

Hükümetin oluşturduğu, insan kaynağı, ekonomik ve siyasi olarak desteklediği Yargıda Birlik Platformu adayları HSYK seçimini kazandı. Böylece yargı yönetimini ele geçiren siyasetin önünde, yargıyı bütün olarak kendi tasarladığı “Tünel”in içine sokması için hiçbir engel kalmadı.

6- 30 Nisan 2015, Mustafa Başer ve Metin Özçelik tutuklanması

Bu tutuklama, “Tünel”e sokulan Türk yargısına “Gözlerini kanun da dahil, tünel dışında hiçbir yere çevirmeyeceksin” talimatının ve bu talimata aykırı davranış halinde ne olacağının en net ifadesiydi.

7- 15 Temmuz 2016, “15 Temmuz darbe kurgusu”

O günler, Türk yargısının içine sokulduğu “Tünel”in en karanlık bölümüydü! Darbeci askerlerden önce, 2745 hâkim ve savcı gözaltına alınarak tutuklandı. Yüzlercesinin yer değiştirildi. Gözaltı ve tutuklamaları gerçekleştirmek için Ankara’dan tüm Başsavcılıklara ve Emniyet Genel Müdürlüğüne talimat verilmişti. Talimatlarda; “listede ismi yer alan hâkim ve savcıların darbe girişiminde bulunan askerlerle aynı silahlı örgütün üyesi olduğu” ve “onlarla fikir ve eylem birliği içinde hareket ettiklerine dair kuvvetli suç şüphesini oluşturacak delillerin olduğu” yazılmıştı. Bu ifadenin hedefinin diğer hâkim savcıları manipüle etmek olduğu sonrada anlaşılmıştı

8- “Tabii Hâkim Güvencesi”nin ortadan kaldırılması

6 Ocak 2017 tarihli Resmî Gazete’de “680 sayılı Olağan Üstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi” yayımlandı, bu KHK’nın 7. maddesi ile 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93. Maddesinde yapılan değişiklikle daha evvel “bir hâkim ve savcının görev yaptığı yere en yakın Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılması gereken yargılamalarda” yetki “Bölge Adliye Mahkemelerinin bulunduğu yer Ağır Ceza Mahkemelerine” verildi. Bu kararla, o tarih itibariyle sayıları 140’ı bulan Ağır Ceza Mahkemesinin yargılama yetkisi 9 yer Ağır Ceza Mahkemesine verilmiştir. Böylelikle hakimler ve savcılar birbirlerine değil, sadece sistemin belirlediği -gözünü “Tünel”den ayırmamaya azimli- hâkim ve savcılara emanet edilmiş oldu.

9- 16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu, HSYK’nın HSK oluşu

2010 Anayasa değişiklikleri ile yargının yönetiminde ilk defa kendilerine söz hakkı verilen ilk derece hâkim ve savcıları, 2010 ve 2014 HSYK seçimlerinin ikisinde de Adalet Bakanlığı tarafından belirlenen adayları seçti, buna rağmen yürütme organına yaranamadı.

Özellikle 2014 HSYK’sı, kendisine oy vermemeyi tercih eden ve muhalif tutum sergileyen meslektaşlarını fişlemiş ve meslekten atıp cezaevlerine hatta tek kişilik hücrelere doldurmuştu.

2017’den sonra hâkim ve savcılarla ilgili kurul artık “Yüksek” değildir, sadece Hakimler ve Savcılar Kurulu’dur. Yüksekliğini kaybeden kurul üyelerinin tamamının siyasiler tarafından seçilmesini öngören yeni sistemle tamamen siyasete angaje oldu.

Bu son hamle artık Türk Yargısını oluşturan hâkim ve savcıların kıskançlık, kısa vadeli menfaat arzusu gibi saiklerle kendi rızası veya dirençsizliği nedeniyle sokulduğu “Tünel”de artık sonsuza dek kalacağının, üstelik “Tünel”in sahipleri değiştikçe, havladığı kişi değişen köpek gibi davranmak zorunda kalacağının mührü olmuştur.

Tünel’de görülen davalar, oluşturulan mağduriyetler ne olacak?

Bu soruya Profesör Dr. Âdem Sözüer 13 Şubat 2014’te yaptığı bir konuşmasında, İngiltere ve Almanya’da uygulanan sistemlerden bahsederek, “bir yargılamada tünel bakışı varsa bu dava yeniden yargılanmasının yapıldığını” vurgulamıştı.

Bu açıklamadan da anlaşıldığı üzere 17-25 Aralık sonrasında ve özellikle 15 Temmuz’un ardından, önce “irtibat ve iltisak” gibi hukuki karşılığı olmayan kavramlarla insanların KHK’larla işinden edilip, ardından işkence, itirafçı, sahte delil, aile efradı ile korkutma, kandırma gibi pek çok hukuksuz yöntemle illaki suçlu ilan edilip cezalandırılması hedeflenerek işletilen ve sonucunda da mahkumiyetlerle karşılaşan insanların davaları yeniden yargılamaya konu edilecektir.

Sürecin mağduru olan biz hukukçulara düşen ise İngiltere ve Almanya’da uygulandığı ifade edilen sistemi ülkemize kazandırmak için kafa yormaktır… Yaşanan pek çok sorun, kanunlardan ziyade uygulamadan kaynaklanmakta olup ileride kurulacak komisyonlar ile bunlar kısa sürede aşılabilecektir. O zamana kadar da hukuk ve adalet mücadelesine, yazarak ve anlatarak da olsa bu sürece katkı sağlamaya, davaları AİHM ve BM gibi uluslararası platformlara taşımaya devam etmeli.

Kötüler kötülüğünün gereği yapmaya çalışırken iyilik ve adalet iddiasında olanlar da üzerine düşeni yapacaktır.

Kaynak: Tr724

Kategoriler
Haber

Türkiye’deki değişimi Yamanlar Koleji üzerinden anlamak

Bold’da yer alan analiz şöyle;

Erdoğan Rejimi, Gülen Hareketi’ne ait vakıf ve derneklere ait 1400’e yakın okulu kapattı. Yamanlar Koleji, bu okulların en sembolik olanlarından biriydi. Kolej, hareketin temellerinin atıldığı yıllarda kurulan ilk kolejdi.

1982 yılında eğitime başlayan okul modern eğitim sistemini tercih etti. Din adamı olan Gülen, Türkiye’nin temel sorununun eğitim olduğunu belirterek takipçilerine “Cami ya da imam hatip lisesi” yapmak yerine modern eğitim veren okullar açmalarını önerdi.

Bu kapsamda kurulan ilk okul olan Yamanlar Koleji, Türkiye’nin en başarılı özel okullarından biri oldu ve devamında Gülen Hareketi, Türkiye’de 21 üniversite ve 1400’e yakın özel okul kurdu.

2013 Yılında Erdoğan Hükümeti’nin dört bakanı ve Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ı hedef alan yolsuzluk operasyonundan sonra Tayyip Erdoğan, Gülen Hareketi’ni suçladı. 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu olarak bilinen bu operasyonlar polis ve savcıların görevden alınmasıyla kapatıldı.

Erdoğan, hemen ardından Gülen Hareketi’ne bağlı vakıflara ait olan okullara, önce para cezaları gönderdi, bazı okulların suları kesildi, bazı okulların ise bahçeleri yıkılarak yol geçirildi.

Baskılar devam etti ve okulların yönetimlerine el konmaya başlandı. Okullara tamamen el konulması ve eğitimin durdurulması ise 15 Temmuz 2016’daki tartışmalı darbe girişiminden sonra oldu.

Darbe girişimi sonrası Türkiye’deki tüm gücü eline geçiren Erdoğan, OHAL ilan etti ve başkanlık sistemine geçti. Bu süreçte Gülen Hareketi’ne bağlı vakıfların sahip olduğu tüm okullar kapatıldı.

Erdoğan Rejimi, bu okulların çoğunu “selefi inancının” işlendiği İmam Hatip Liselerine dönüştürdü. Gülen hareketinin ilk okulu olan Yamanlar Koleji de bunlardan biriydi.

Yamanlar Koleji’ndeki dönüşüm 2020’nin ilk günlerinde yapılan bir etkinlikle Türkiye’de yeni bir tartışma başlattı.

Kolejin geçmişte spor ve tiyatro salonu olarak kullanılan bölümünde Sıla Vakfı tarafından “Şeriat” konulu bir konferans düzenlendi. Sıla Vakfı’nın toplantısında konuşmacılardan İhsan Şenocak, İsrail’e savaş ilan edilmesini istedi ve “Yürüyün Tel Aviv’e biz de arkanızdan gelelim” diye hükümet yetkililerine seslendi. Bu sözler salondan büyük destek gördü.

Toplantının tartışılan önemli konularından biri de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün salonda bulunan resminin üstünün kapatılmasıydı.

Salondaki sarıklı ve cüppeli kıyafetli insanlar ve yapılan konuşmalar, geçmişte modern eğitim veren okulun Gülen Hareketi’nin elinden alındıktan sonra yaşadığı değişim ekseninde tartışıldı.

Türkiye’de eğitim sistemi son yıllarda büyük değişim yaşadı. Erdoğan Rejimi tarafından binlerce yeni imam hatip lisesi açıldı ya da varolan okullar imam hatip okuluna dönüştürüldü. Aileler bu durumdan şikayetçi ancak modern eğitim veren okulların sayısı her geçen gün azalıyor.

Kaynak: BOLD